Kolektif – Anılarla Balıkçı’ya Merhaba

Balıkçı’nın kızı İsmet Kabaağaçlı Noonan’ın anılarını da anmak lazım, Anılar Akın Akın adlı kitabında Balıkçı’nın hallerini pek hoş anlatır. Bu kitaptaki anılarda da görürüz, Balıkçı’nın engin bir gönlü var, herkese kucak açtığı gibi Neyzen Tevfik’i de evinde misafir etmiş. Gerçi biraz ilginç, İsmet Hanım gençken bir gün uyanıyor ve evde çırılçıplak yatan bir adam görüyor, basıyor çığlığı. Muhtemelen gecenin bir körü gelen Neyzen Tevfik anadan üryan sızmış oracıkta. Balıkçı’nın yakın arkadaşı, doğuştan Bodrumlu. Ortak dilleri böyle gelişmiş olsa gerek, Balıkçı sonradan Bodrumluysa da yerlisinden daha yerlidir, yurt dışından getirdiği tohumlarla Bodrum’u narenciye ve çiçek memleketi haline getirmiştir. Rehberlik yaparken tanıştığı bürokratların ta ABD’den balıkçılık malzemeleri yolladığı söylenir, Japonya’dan da benzer malzemeler yollayanlar belli ki pek sevmişler Balıkçı’yı. Okurda da uyanıyor bu sevgi, dünya vatandaşı ve derya deniz bir adam için söylenenler az bile. Fransa’nın eski başbakanı ve cumhurbaşkanı olan Georges Pompidou Türkiye’yi bir daha ne zaman ziyaret edeceği sorulduğunda, “Halikarnas Balıkçısı bana ne zaman rehberlik yapabilirse Türkiye’ye o zaman gelmek isterim,” demiş, hoş. Bilgisiyle kendine hayran bıraktığı gibi hadsizlik yapanlara da hadlerini bildirirmiş, bir iki örnek var. Kurmaca metinleri bir yana, kurgu dışı metinleri de oldukça iyidir Balıkçı’nın, medeniyetin beşiğinin Anadolu olduğunu uzun uzun anlatır, filozofların yaşadığı toprakların binlerce yıllık tarihini kendine has üslubuyla dile getirir. Tarihe duyduğu arzu çocukluğundan geliyor muhtemelen, babasının görevi nedeniyle Yunanistan’da bulunduğu zamanlarda Akropol’ün kalıntıları arasında oynarmış. Ailecek Büyükada’ya taşındıktan sonra Robert Kolej’e girmiş ve kâbus gibi bir eğitim hayatı olmuş anlattığına göre, hapiste geçirdiği zamanları okulda geçirdiği zamanlara tercih ediyor mesela. “Fikret’in oğlu Haluk” da aynı koşullara tabi olmasına rağmen daha mutluymuş, Balıkçı örtük bir şekilde söylüyor bunu. Oxford’a gitme macerasını kendi sözleriyle şöyle anlatıyor: “Kolejden sonra İngiltere’ye göndermek istiyorlardı. Portsmouth’taki bahriye mektebine gitmek istedim. Münasip görmediler. Oxford’a gönderdiler. İsteksiz gittim. En kolay konuyu seçtim, üç dört yıl öğrendim. Üç dört yıl da öğrendiğimi unutmak için sarf ettim. Ama kütüphanelerden, hem sonradan Londra Üniversitesi’nden istifade ettim.” (s. 24) Sonrasında asker kaçaklarının sorgusuz sualsiz asılmasına dair yazdığı yazıdan ötürü hapsediliyor, kimsenin hiçbir şey bilmediği baba katli yaşanıyor, ardından sürgün yılları. Bunlar hikâyenin bilinen kısımları, ben tanıklıklara dayanan bölümlere odaklanacağım. İlk eşi Hamdiye Öz’ün anıları çok kıymetli, tanışmaları ve evlilikleri, sürgün yılları, Öz’ün Bodrum’da müdürlük yapması hep bir oldubitti içinde gerçekleşmiş, Balıkçı’nın devletle imtihanı resmen. “Merhaba”nın ortaya çıkışına bir tek Öz değiniyor, devrimlerin henüz yapılmadığı dönemde insanlar sabah ve akşam şeriflerinin hayırlı olmasını dilerlermiş, “selamün aleyküm” derlermiş, Balıkçı da gün içinde defalarca gördüğü tanıdıklarıyla uzun uzun selamlaşmak yerine “Merhaba!” patlatmaya başlamış. Gür sesli bir adam zaten, dolu dolu “Merhaba!” dedi mi doğadan yankırmış o ses, çok sevdiği denizin, toprağın da selamını alırmış, ne güzel. İsmet Kabaağaçlı Noonan’ın da kısa bir yazısı var, kalemlerini, kâğıtlarını ve annesinin mektuplarını yüreğine yakın olsun diye montgomerisinin sol üst cebinde taşırmış Balıkçı. Kıyafetlerini kendi dikermiş, Bodrum’daki evi de kendisi yapmış ustalarla birlikte. Çocuklarının eğitimi için İzmir’e taşınmaya karar vermiş Balıkçı, Bodrum’dan ayrılırlarken üzülmüşler, geriye bakıp bakıp evlerini görmeye çalışmışlar, ağlaşmışlar. Bir süre sonra yıkılmış o ev, yerine başka bir bina dikilmiş ama ölümüne yakın tekrar Bodrum’a dönerek evine de yakın bir yerde mezarını belirlemiş Balıkçı, üzerinde adının yazdığı taşı istememiş, koca bir kayanın dibine gömülmüş. Sonradan bir anıt yapmışlar, şimdi adı yazıyor olsa gerek, yazın gidip görmek istiyorum. Balıkçı ölünce pek saygıdeğer İzmir valisi araç tahsis etmemiş, NATO’da çalışan subaylar araç vermeyi teklif etmişlerse de Bodrum’dan gelen tanıdıklar Balıkçı’yı Bodrum’un çocuklarının götürmesi gerektiğini söylemişler. Şehrin girişinde kalabalık bekliyormuş konvoyu, bütün şehir yaslıymış. Çok büyük bir sevgi. Öğrenciler tören düzenlemişler, bütün Bodrum toplanmış, şehirlerini güzelleştiren Balıkçı için son görev. Çevresindeki zayıf ve çelimsiz çocukları daha iyi beslenmeleri ve meslek edinmeleri için kayığına miço olarak alırmış, Bodrum’daki balıkçıların çoğu Balıkçı’nın yanına aldığı çocukların neslinden geliyormuş o dönem. “Babamın evde oturduğu zamanları fark etmemek olanaksızdı. Sürekli operalardan aryalar mırıldanır, Napoliten şarkılar söyler, müziğinde başkaldırı olduğu için Wagner’i sever, İspanyol müziğinin kıvraklığına kendini kaptırır, Carmen’i yaşarcasına söylerdi.” (s. 40) İlginç bir mevzu daha var, Zeki Müren fahri Bodrumlu olarak konser vermek için geldiğinde Balıkçı’yı anmış bir kez, sonraları Balıkçı’nın TSM’yi sevmediğini, mıy mıy bulduğunu işitince alınmış, Balıkçı’nın annesinin hep Fransızca şarkılar söyleyip söylemediğini merak ettiğini dile getirmiş sitemle.

Selçuk Erez’in anıları. Balıkçı, Bodrum’un yerlilerinden Ali Cengiz’in imzasını taklit ederek Bakkal Yunus Efendi’den öteberi alırmış, aldıklarını yoksullara vermiştir herhalde. Savaş zamanı gaz kıtlığı varken sahte karneler yaparak belediyeden gaz alıp fakirlere verirmiş, belediye reisi bu işin kimin başının altından çıktığını anlayınca Balıkçı’yı sevdiğinden sesini çıkarmamış. Safiye Ayla olayı var bir de, Naci Sadullah vasıtasıyla Balıkçı’yla tanışıyor Ayla, Nâzım Hikmet’ten sonra unutamadığı insanlardan biriyle. Bodrum’da Balıkçı’nın bahçesinde sohbet ederlerken dönemin belediye başkanı geliyor, birkaç gün sonra CHP’nin yararına yapılacak baloya davet ediyor Ayla’yı. Günü gelince gidiyorlar ama ortamda bir ekşilik var, başkan ve tugay komutanı aralarındaki komünistlerin mekânı terk etmelerini istiyor. Sadullah, Balıkçı ve Ayla kalkıyorlar, Balıkçı’nın bahçesine dönüyorlar. Ayla masaya çıkıyor ve şarkılarını söylemeye başlıyor. İnanılmaz bir şey, evin etrafı insanla doluyor bir anda. “Kayıklardan deniz görünmez olmuştu. Burada bir masanın üstüne çıktım ve zorbaya meydan okuyan bu güzel insanlara teşekkürümü ödemeye çalıştım.” (s. 52) Halkın sevgisiyle orada tanıştığını söylüyor Ayla, çok etkilenmiş. Vedat Türkali gibi pek çok önemli insanın anıları da pek hoş ama asıl matrak olanlar Bodrum’un yerlilerinin anıları. Yine savaş zamanında un sıkıntısı yaşandığı sırada CHP’li bir müfettiş süngercilere un vadetmiş, un gerçekten gelmiş ama herkese dağıtılmamış. Balıkçı’ya durumdan bahsettikleri zaman balıkçı nah çekmiş, haklarını aramazlarsa buna layık olduklarını söylemiş. Ertesi gün üç arkadaş kaymakama çıkmışlar, haklarını istemişler. Ertesi gün üçü de askere alınmış. Güldüm valla, üzüldüm ve güldüm.

Birkaç bilgiyle bitireyim, Balıkçı’nın Türkçeden sonra konuşmayı en çok sevdiği dil İspanyolcaymış. Bodrum’dayken yazdığı metinlerini çok seviyormuş. Uzanarak yazıyor Balıkçı, arkadaşının dükkânında önüne çektiği merdivenin ilk basamağına dayadığı deftere bir şeyler yazarmış sürekli. Kahvede yeri hazırmış, o zamanlar dünyayla iletişim bir tek radyo vasıtasıyla kurulabildiği için hem radyo dinler hem yazarmış. Allende’nin öldürüldüğü gün öyle bir acı çekmiş ki dünyayı bok içinde bırakıp gittiğini söylemiş hasta hasta, bir de yakın arkadaşı Sabahattin Eyuboğlu’nun ölümüne çok üzülmüş. Daha da bir dünya şey var böyle, merak eden kitabı alıp okusun diyeceğim de kitabın baskısı yok. Noktayı koydum, internete baktım ve kitabın Bilgi Yayınevi tarafından yakın zamanda basıldığını görüp sevindim, kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Çok büyük bir adamın ardından söylenenleri bulacaksınız bu kitapta, Balıkçı’nın metinlerini biraz olsun biliyorsanız yaşamının da metinlerinden pek farklı olmadığını göreceksiniz. Coşkuyla ve sevgiyle dolu bir ömür.

Merhaba!