İrfan Yalçın – Ölümün Ağzı

Yalçın’ın en zayıf metni olabilir, gerçi kendisi bu konuda başka bir metnini anıyor ama budur. Madenlerde canı çıkan köylülerin kurdukları diyaloglar o atmosfere uygun değil, canları çıkıyor, dayak yemekten ağızları burunları dağılıyor ama kibarlığı bırakmıyorlar elden. Köylü saflığına da verilemez, insan bir küfür, ağır hakaret bekliyor ama yok. İki yıl yaşadım oralarda, yöre insanının kızdığı zaman nasıl davrandığına şahit oldum, Yalçın gerçekleri olduğu gibi yansıtmaya çalışırken diyalogların niteliğini değiştirmiş. Laz uşağı var bir tane, dayakçı komutanlara tek karşı çıkan o, sus pus duran Zonguldaklı köylülere çıkışan da o, ağzından “kıvırcık”tan başka bir şey çıkmıyor onun da, köylüleri aşağılamak için kullanılan bir sözcükten fazlasını söylemiyor. İkinci mesele de karakterlerin iç monologları, aralara serpiştirilmiş düşünceler karakterlere hiç uymayan bir inceliğe sahip. Yalçın’ın diğer metinlerinde karşılaştığımız, ayıla bayıla takip ettiğimiz imgeli dili köylüler nereden bilsin? Köylülerden biri askerlerin tecavüzüne uğradıktan sonra kimsenin yüzüne bakamayacağını düşünüyor, intihara meylediyor ama öyle bir edebiyat paralıyor ki değme yazar beceremez öylesini. Yalçın’ın incelikli dili o köylünün sesiyle edebiyat paralamaya dönüşüyor ne yazık ki, yadırgatıcı. Köylülerin diyaloglarında yerel dilin özelliklerine yer verilmişse de ara ara İstanbul Türkçesi gösteriyor kendini, standart sağlanamamış, üçüncü gedik de bu. Yine de okunası bir anlatı çıkmış ortaya, Yalçın’ın anlatım tekniği hoş. Dört zaman çizgisine X, Y, Z ve A diyelim, her bölümün başında X’ten kısa parçalar konmuş, her şey olup bittikten sonrasının anlatısı, son bölüm tamamen bu çizgide ilerleyerek esas anlatılan Y’nin uzantısı olarak metnin finalini getirecek. Z donuk, karakterlerin iç monologlarından oluşuyor, sarsıcı olaylardan sonra neler düşünüldüğünü anlıyoruz. A bölümü Paşa’ya ayrılmış, sıkı bir iktidar eleştirisi. Bu romanın 1980’de TDK Roman Ödülü’nü kazanması ilginç, askerin ayak seslerinin duyulduğu sırada TSK’nın zulmünü bütün açıklığıyla anlatan bir metin bu. Paşa’nın, Ankara’nın körlüğünü, köylülere duyulan tiksintiyi ele alıyor bir yandan, küçük burjuvanın alt sınıfa duyduğu nefreti gösteriyor, cesur bir anlatı. Yalçın’ın notuna baktığımızda eziyetin boyutu hakkında bir fikrimiz oluyor: “Eğer bir gün ‘acı’nın tarihi yazılırsa, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Zonguldak kömür ocaklarında uygulanan ‘işçi mükellefiyeti’nin, kısaca ‘mükellefiyet’in de sözü edilir herhalde. ‘Mükellefiyet’, ‘yükümlülük’ anlamına gelen Arapça bir sözcük. Ama bu sözcük, Zonguldak maden köylerinde ‘karabasan’la eş anlamlı bir sözcük olup çıkmıştır adeta. Bugün bile, buralarda yaşayan genç – yaşlı her köylü, bu sözcüğü duyar duymaz irkilir, bu sözcükten acı duyar.” (s. 5) Şurada mükellefiyetle madene indirilmiş bir tanığın anlattıkları var, Yalçın da memleketlilerinden pek çok hikâye dinlemiş olsa gerek. Doğan Avcıoğlu’ndan yapılan alıntıyı da aktarmalı, o dönemde işçiler zabıta kuvvetiyle evlerinden koparılıp madenlere götürülmüş, para kazanmak için çalışanlar bütün o sıkıntılara katlanmışlar ama eşinin yanına, evine dönmek isteyenler kaçmak zorunda kalmış, yakalandıklarında da tekme tokat madene sokulmuşlar yine, ulaşım giderleri de maaşlarından kesilmiş. Gerçi maaşları da tehlike altında, mutemet çoğu işçiye eksik ödeme yapıyor, paranın üzerine yattığı oluyor sıklıkla. Mustafa Sönmez o dönemdeki uygulamaların zorunluluktan kaynaklandığını söylemiş, Yalçın benzer söylemleri sıklıkla duyduğundan olacak, kırk yıl önce bu zorunluluk hususuna değiniyor, yıllar önce konuştuğu bir madencinin sözlerini aktararak meseleyi esas noktasından yakalıyor: “‘Şöyle diyelim istersen: Kilimin ya da halın var bir. Asmışsın ipe, durmadan vuruyor, tozunu alıyorsun. Yüreğinde bir yer, her sopayı vuruşta yaralayıp berelemekten korkar eşyayı. Böyle sakınmalardan bile uzaktık ‘mükellefiyet’te işte biz! Bir hayvan, bir eşya kadar bile değerimiz yoktu nedense.’” (s. 6) Zorunluluktan çok daha derin bir problem var burada, bir küreğe insandan daha fazla değer veren zihniyeti eleştirmeli en başta. Yalçın elinden geleni yapmışsa da bir film, bir kitap yeterli değil.

Y’den başlıyorum, Recep Çavuş ve Niyazi yürüye yürüye madene gidiyorlar, ortalık kar kıyamet. Recep Çavuş dayak yemiş, ağzı kanla dolu, Niyazi engellemeye çalışmış, o da bir iki sopa yedikten sonra kurtulmuşlar, dayak olmasa her şeyin daha kolay olacağını düşünüyorlar. “Şehir uşağı” sokaklarda kırıtırken kendilerinin madenlere zorla indirilmeleri ağır geliyor, üstelik köyün muhtarı da parayı bastırıp kendi oğluna rapor aldırmış, köydeki diğer erkekleri ihbar etmiş, askerler köyü basıp duruyorlar sürekli. Madenden kaçanların eşlerini, kızlarını kaçırıyorlar, komutanlarının bu yöndeki emirlerini de görüyoruz, kaçakların ailelerine de türlü işkenceler yapılıyor. İki kez kaçıp yakalananlar Edirne’ye, Erzurum’a yollanarak bir yıl boyunca karın tokluğuna çalıştırılıyorlar, genellikle yol yapımında. Savaş var, uzaklarda Alman uçaklarının salvolarını görüyorlar, çektikleri eziyetin o uçaklar yüzünden olduğunu da düşünmüyorlar, her şeyin farkındalar. Başlarındaki komutanın tımarhane kaçkını olduğu söyleniyor, madencilerin ağzını açtırıp tükürmesi korkunç. Laz karşı çıkıyor bir tek, komutana yumruğu yapıştırıyor ama canından bezdiriyorlar sonra, ne olursa olsun dimdik duruyor. Niyazi kardeşiyle birlikte eve dönmeyi kafaya koyuyor, şahit olduklarına daha fazla dayanamayacağını hissederken babasının göçük altında kalmasıyla kardeşini de alıp kaçıveriyor, atlı askerlerden korunmak için çalıların arasında saklana saklana köyüne varıyor. Eşi Emine, anası ve dedesi bir süre saklıyorlar ikisini ama askerler hemen damlıyorlar, yaka paça götürüyorlar ikisini. İkinci teşebbüs, bu sefer iyi gizleniyor Niyazi, annesinin serzenişlerine de katlanıyor. Babasının kemiklerini getirecek, ne olursa olsun. Diyaloglar yine pek başarılı değil bu noktada, tekrarlar boğucu, doğal bir akış hissedilmiyor. En sonda yine askerler, Emine’nin kaçırılması, Niyazi’nin vurulması ve annenin göğe yakarışı: “Allah’ım, yok musun?”

Paşa’yla bitirmeli, otomobilden iniyor, işçileri teftişten geçiriyor. Üstü başı pırıl pırıl, madalyalar parlıyor, köylülerinse ayakları yalın, üstleri başları yırtık pırtık. Paşa dertleri tasaları olup olmadığını sorarken işçilerden biri Paşa’nın üzerine devriliveriyor, iki parça kuru ekmekle durmuş bütün gün. Rezillik, nasıl devrilir Paşa’nın üzerine, hemen kenara taşıyorlar, çalıların arasına atıveriyorlar. Başka bir sahne, Paşa’ya köylülerin ocağa girmemek için sağ ellerinin baş parmaklarını kestiklerini söylüyorlar. Günde on altı saatlik çalışmadan, açlıktan kurtulmaya çalışıyor insanlar, seslerini duyurmaya çalışıyorlar ama Paşa dönüp bakmıyor, yürüyüp gidiyor. Kömür lazım, kapıda savaş var. Paşa her şeye rağmen duyarlı, baloda tango çalan orkestrayı susturuyor, kısa zaman önce ölen madenciler için Chopin’in matem marşını çaldırıyor. Dansa tekrar başlıyorlar bu kez, salondakilerin hödük olduğunu düşünüyor Paşa, “Ankara’nın köylülüğüne kentlilik aşılanarak elde edilmiş süs bitkileri” bir türlü Batılılaşmamışlar, köylülük silindikçe büyüyen bir yağ lekesi gibi bütün memleketi sarmış. Milletin efendisinden utananlar dansı sürdürüyorlar, Paşa bu milletin nasıl kurtulacağını düşünüyor, o sırada birileri ölüyor. Madende, fabrikada, nöbette, nerede olursa olsun. Özetidir herhalde durumun: “Orkestra incecik bir tango çalıyor, buğu gibi kadınlar, papyon takıp smokin giyince kendini Avrupalı sanan politik kerestelerle dans ediyorlardı Cumhuriyetçilik ve Halkçılık gereği. Karınları ne kadar doluysa beyinleri o kadar boştu hepsinin.” (s. 134)

Zonguldak’taki mükellefiyete değinen başka bir roman var mıdır bilmiyorum, Yalçın’ınki tek başına büyük bir boşluğu kapatıyor, dehşet verici bir dönemi bütün detaylarıyla işliyor. Kusurlarına rağmen okunması gereken bir roman.