Habib Bektaş – Ben Öykülere İnanırım

Bir adam hep aynı köşede, Gülümseyen Adam, o köşeyle bütünleşmiş. Kemerli, iri burnuna kadar biliniyor, o kadar somut. Kışın portakal, yazın kavun satıyor. Oturduğu küçücük portakal sandığı, duvarına yaslandığı banka. Fotoğraf, görüntü berrak. Konuşuyor da, anlatıcıya meyvelerinin taze olduğunu söylemiş, gülümsemiş. Kimi kimsesi, gülümsemiş. Havanın soğukluğu, yine gülümsemiş, ne sorulursa sorulsun hep gülümsermiş. Yıllar yılı hep aynı şey. Sonra anlatıcı uzaklara gitmiş, uzunca bir süre sonra döndüğünde adamı yerinde bulamamış. O köşe bildiği köşe değilmiş artık, kent bir anda değişivermiş. Ayaklarının altından kayan mekân huzursuz etmiş, karşıdaki bakkala koşmuş. Tanımıyor öyle birini bakkal, hatırlamıyor. Yan taraftaki kahvenin müdavimleri hatırlamıyorlar. Banka memurlarından da hatırlayan yok. Anlatıcının mırıltısı en son, öykülere inandığını söylüyor. “Gülümseyen Adam yaşıyor! Ben öykülere inanırım!” (s. 22) Yazarından kopan öykü gerçekliği yorumlama biçimine dönüşüyor, köşenin adamını başkalarının bilmemesi önemli değil, hayal edilmişse vardır. Gerçekliğin hayal gücü olmayan insanların icadı olduğunu kim söylüyordu? Bektaş tekrarlıyor işte, kurmacanın kapsamı gerçekliği alt küme haline getiriyor. “Balkon” geçmişe dayanan bir gerçeklik kurguluyor bu kez, aradan geçen bir yıldan sonra otelin odası el değmemiş gibi. Zeynep’in söyledikleri anlatıcının aklında dönüp duruyor, birlikte gezdikleri yerlerde gömülü sözcükler yavaş yavaş açığa çıkıyor. Yas dönemi, unutmak için tekrar hatırlama çabası. “Evet, o masaydı. Bir an Zeynep’i karşısında görür gibi oldu. Sonra yine o boşluk.” (s. 23) Odadaki konuşmalar, hanımeli kokusu. Pansiyoncu kadın şaşırıyor, bahçede hanımeli yoktu hiç. Anlatıcı da şaşırıyor, balkona sarılmış olanlar? Balkon da yok oysa, bilinç bütün yaşamı tek bir travmaya tıkıyor. Ayrıştırmalı, bunun için olay yerine dönmek iyi. Benzerini düşünmüştüm, anlatıcı iki yıl aradan sonra gittiği yerde geçmişi baştan kurmaya çalışıyor, çalıştıkça geçmişin kurtulduğunu, kaçtığını anlıyor. Elinde kalan kendi kurgusu, yaşamı değil. Kâğıdı buruşturup atabilir, kendini kurmak için harcadığı çabadan vazgeçerse. Unutma biçimi. Detaylar yavaş yavaş siliniyor, insan bir diğeriyle nasıl konuştuğunu, gülüştüğünü, seviştiğini unutuyor, geriye birkaç yılı özetleyen bir iki duygu parçası kalıyor. Yeterli düzeyde farkındalık iş görüyor bu konuda, bilişsel süreci maniple etmek zor değil. Öyküdeki karakteri düşününce, öykünün sonlandığı noktada kendi manipülasyonunun farkına vardıysa kurtulmuş demektir. Her şey geçiyor, geride burukluğa benzer tatsız bir histen başka bir şey kalmıyor, Bektaş’ın öykülerinde kurgunun bu geçişi, kalmayışı nasıl etkilediğini görebiliyoruz. “Kırmızıkız” çok çok başarılı bir öykü bu konuda, Bodrum civarındaki bir restoranın gerçekliğiyle ilgili. 1964 model bir Vosvos, Kırmızıkız. Anlatıcıyla eşi seviyorlar arabayı, birbirlerini de seviyorlar, oynadıkları oyundan belli. Acıktıkları zaman biri gözlerini kapıyor, etrafında döndükten sonra parmağıyla bilmediği bir noktayı gösteriyor, o yandaki bir restorana gidilecek. Olasılığın büyüsü başka şekillerde de ortaya çıkıyor, kadının iskambil kâğıtlarıyla yaptığı numara yolda karşılaşılacak olağanüstü durumları çağırıyor adeta. Yol üzerinde bir lokanta görüyorlar, küçük bir çocuk işletiyor. Anasının yaptığı bazlamalar sıcak, külü üfleyerek yerlerse sorun yok. 70’lik rakı var, yarım, içtikleri kadar ödeyecekler. Yeni tuttuğu lağostan yahni yapacak çocuk, yiyecek başka bir şey yok zaten. Sanrı mı? Hiçliğin ortasında bir lokanta, çocuk. Hesap çok az geliyor, akıl almayacak kadar az. Vedalaşıyorlar, dönüyorlar, arkadaşlarıyla karşılaşıyorlar. Beş kişiler, Vosvos’a sığamazlar, ciple giderler. Mekân yok, büyü bozuluyor çünkü. Âşıkların büyüsü, Vosvos’un büyüsü, her neyse. Başka bir gerçeklik kargaşası “Bıçak”ta, Zeynep eline bıçağı alıyor, yatak odasındaki Celil’in önüne geliyor, cesaretini toplamış. Karanlıkta parlayan bir çelik yok, polisiye romanlardaki gibi olmuyor hiçbir şey, Zeynep şaşkın. Sabah kahvaltı masasına oturunca Celil’in konuştuğunu duyuyor, kaynağı gibi saydam bir ses. Zeynep daha da şaşkın, öldürdüğü adamdan kurtulamamış. Ses ve görüntü sanrı mı, gerçek mi? Bektaş okurunu arada bırakmayı seviyor, sorulara kesin çözümler sunmuyor, kısa öykülerini dümdüz anlatı olarak da kurmuyor, ölçüyü kaçırmadan oyunlar oynuyor, hoş. Editör Ayşegül Utku Günaydın’ın “Önsöz”de belirttiği gibi okuru yakalıyor Bektaş, nakavtla alıyor maçı. Editörün öğretmenlik zamanlarında öğrencilerine okuttuğu, pek sevdiği öyküleri gün gelip yazarıyla birlikte yayıma hazırlaması da mutluluk verici bir tesadüf. Bektaş’ın diğer kitaplarında öykülerinin dili, yapısı farklı, yeniliklere açık yazarın öykü dünyası engin, hoş. Tesadüflere de inanıyor Bektaş, gerisinin gelip gelmemesi önemli değil. “Aşkın Dili”nde bir resim sergisinin açılışında aynı resme bakan iki insanın karşılaşmalarını anlatıyor. Kadının eşi ressamla sohbet ederken bir resmin önündeki kadın ve adam bakışlarıyla anlaşıyorlar, bir gün sonra aynı saatte galerinin önünde buluşacaklar. Ertesi gün yine bakışlarıyla iletişim kurmaya çalışıyorlar, konuşmak yok. Büyü yine bozuluyor, ertesi gün de buluşmak için sözleşip sözleşmedikleri belli değil. Unutuyorlar, İstanbul büyük kent, galeriler haricinde bir daha karşılaşmaları zor. İki günlük bir mucize, ötesi yok. Bir benzeri de “Ak Saçlı Adam”da var, benzer karakterler. Tiyatroya her cumartesi gelen kadın gri elbiseli, saçları ağarmış bir adamın kendisini sorup sormadığını öğrenmek istiyor, kadını kırmadan cevaplıyor anlatıcı, haftalık döngü. Sözleşmişler, kadın sözünü tutuyor ama adam ortada yok. Bir gün ortaya çıkıyor, beklemeye başlıyor. Şaşırıyor anlatıcı, adamın yanına gidip birini bekleyip beklemediğini soruyor. Binadan koşarak çıkıyor adam, gözükmüyor bir daha. Kadın da gözükmüyor, gelmesi için bir sebep kalmadı.

“İyilik ve Kötülük” acıtır, öyle bir öykü. “Ona çabuk alıştım. İyilik böyledir, sormazsınız, hak edip etmediğinizi bilmezsiniz, alıp koyarsınız ancak size yaraşan bir yere. Ben de öyle yaptım.” (s. 40) Anlatıcıya göre onun iyi olduğunu bilmek kaldırılamayacak bir yük, tüketici. O da anlıyor bir şeylerin yolunda gitmediğini, anlatıcının huzursuzluğunun nedenini sezmesi daha kötü. Konuşacak ama ne anlatacak? Bilemiyor, üç gün ve üç geceden sonra film kopuyor, onun kendisiyle, dünyayla barışık duruşu anlatıcıya ağır geliyor, iyilikten ve güzellikten öleceğini hissediyor. Çayından bir yudum almadan kalkıveriyor, bağırmak da istemiyor ama tutamıyor kendini, kendi kötülüğüne dayanamayacağını söylüyor. O tutamıyor kendini, çocuklar gibi soruyor: “Gidiyor musun?” Ne acı. “Sanki Annesi” yine sert bir öykü, genelevde kibar erkeklerden hoşlandığını söyleyen bir kadınla sevişen genç adam kabalığından kurtularak nazik davranmaya başlar, çocukluğundaki nezaketli davranışlarını hatırlayınca seviştiği kadını annesine benzetir. Vurucu. Aşılamayan mesafeler de var öykülerde, “Gece” kavga eden bir çiftin barışamamasını anlatıyor. Adam neden kavga ettiklerini unutmuş, yatakta ayakları değince adam kadının omzuna uzanıyor. Kadın bir iki tatlı söz beklerken adamın elinin göğüslerine, oradan daha da aşağılara inmesi öfkelendiriyor. Adam sırtını dönüp uyuyor.

Bu öyküler ilişkilerin çıkmazlarına ve dünyadaki mucizelere odaklı, Bektaş’ın diğer öykülerinde toplumsal damar belirgin olsa da bir iki öykü haricinde o damar yok burada, başka bir şey deniyor Bektaş, başarıyor da. İyi bir öykücü, tavsiye ediyorum, okunsa ne güzel. Kitabın ilk baskısı Can’dan çıkmış, şimdi Delidolu basıyor, çok da iyi ediyor. Can’dan çıkandaki birkaç öyküye ekler yapılmış, bazı öyküler çıkmış, bazı öyküler bu baskıya dahil edilmiş. İlk versiyonu bulsam karşılaştırmak için üşenmeden okurdum. İyi öyküleri tekrar okumanın hazzı.