Behzat Ay – Kuşku ve Korku

Behzat Ay edebiyatımızın pek bilinmeyen, kıyıda köşede kalmış yazarlarından biri. İnternette bulduğum bilgileri derleyip toparlayayım, önce şuraya bakalım. Hatay tayfasından Behzat Ay, çocukluğu Hatay’da geçtiği için güzel tesadüf. Cemal Süreya’nın yakın arkadaşı, şurada Cemal Süreya’nın Ay hakkında söylediklerine bakabilirsiniz. Süreya’nın anlattığı hikâye bu kitabın sonundaki anlatıya temel teşkil ediyor, oraya geleceğim. Köy Enstitüsü çıkışlı olduğu için muhtemelen, Talip Apaydın ve Fakir Baykurt gibi yazarlarla fotoğrafı var, bu da hoş. Çocukluğu sevgisizlikle geçmiş, babasının sopası sırtında parçalanmış kaç defa. Sonra okullara gitmiş, mezun olmuş, öğretmen olarak Samsun’a atanmış, oradan Erzincan’a geçmiş. Edebiyat dünyasına daha yakın olmak istediği için İstanbul’a tayin olmak istemiş, İstanbul yılları başlamış. Romanlar ve öyküler arka arkaya gelmiş, yazı çiziyle uğraşırken evlenmiş, iki çocuğu olmuş. Aydan Ay bir ara Cemal Süreya Kültür ve Sanat Derneği’nde çalışmış, hâlâ çalışıyor mu bilmiyorum. Taner Ay’ı Telos’tan çıkan Metruk Zamana Seyahat‘le biliyoruz, bunun dışında pek çok dergide müzik ve sinema üzerine yazıları çıktı, şimdilerde de çıkıyor galiba. Behzat Ay’ın öyküleri ağırlıklı olarak otobiyografik ögeler taşıdığı için iki evlat da ara sıra karşımıza çıkıyor, öykülerden biri Taner Ay’a ithaf edilmiş. Sondaki uzun anlatıdan başlayayım, “Yalnızlığa Kuyusu” önceki öykülerde de görülebilen sevgisizlik izleği üzerine kurulmuş. Çocukluğunda gereksindiği sevgiyi görmeyen Ay/anlatıcı, yaşamının geri kalanında sevgiyi arayıp durmuş, bu yüzden karşılaştığı ilk kadınla evlenmeye karar vermiş ve kendi hayali üzerine inşa ettiği yapı çökmeye başladığında acı çekmeye başlamış. Anlatıcının eşi soğuk bir kadın, aralarındaki cinsellik yıllar önce bitmiş, daha da acısı arkadaşça bir konuşma için iki lafı bir araya getiremez hale gelmişler. Bu yüzden anlatıcı meyhanelere gidiyor, içmekten başka bir şey yapmıyor. Bostancı’daki Kasaplar Çarşısı’na gidiyor bir kez, deniz kenarında zaman geçiriyor daha çok. Bu metin Altıntepe’de yazılmış, 1999’da tamamlanmış, acaba Altıntepe’nin neresinde oturuyordu Behzat Ay? Evinin önünden mutlaka geçmişimdir, dolanmadığım yeri kalmadı oranın. Neyse, iletişimsizliğin sancısı ve alkolizm anlatıcının sağlığını bozuyor, bunun yanında kızı için gelen görücünün karşısına çıkartılmıyor adam, eşi istemiyor bunu. Bir sabah kalkınca ağzından kan geliyor, “sayrılarevine” yatıyor, Validebağ’da. Kitap okuyor, deniz manzarasını izliyor ve orada tanıştığı bir kıza aşık oluyor bir güzel. Kızla aralarındaki diyaloglar pek başarılı değil, araya sürekli şiir sıkıştırıyorlar, melodramatik bir ton duyuluyor bu bölümlerde. Süreya’nın anlattığına göre mevzu daha farklı bitmiş, metinde ikisi de hastaneden çıktıktan sonra buluşuyorlar, yemek yiyorlar, sevişiyorlar ve seviştikleri gecenin sabahı uyanıyorlar, böyle bitiyor metin. Mutluluk bulundu, hastane sürecinden önce yaşananlar için bir çözüm sunulmadı, bu kadar.

Öykülere bakıyorum, “Kedi Kurşunlayan Kahraman” ilk öykü. Emekli olunca -Ay kırk beş yaşında emekli olmuş, “süper” emekli büyük ihtimal- yazları köyünde geçiren anlatıcı Karaoğlan adlı küçük bir kediyi sahipleniyor, hayvana deli gibi bağlanıyor, kedi de sahibini seviyor, güzel bir ilişki. Sonbahar olunca anlatıcı civardaki çocuklara para veriyor kediye bakmaları için, diğer kedileri yüzünden Karaoğlan’ı yanına alamıyor. Bir yaz geçiyor, kavuşuyorlar, ikinci yaz kedi ortalarda yok. Küçük çocuklardan biri geliyor, kediyi oralılardan birinin vurduğunu söylüyor. Anlatıcı acısını doğaya gömüyor, ağaçlara ve çiçeklere bakıyor, son. Gösteri‘de yayımlanmış bu öykü, diğer öyküler gibi tek katmanlı, belli bir zaman çizgisini izleyen, basitliği ölçüsünde duyguyu doğrudan, kaba haliyle aktaran bir yapısı var. “Dolunay Duyarlılığıyla Martıları İzlerken” adlı öykü Altıntepe’den görülen bir manzarayla, martıların yaşamlarıyla ilgili, birbirine benzeyen anların dökümü. “Kalıt Paylaşımı” muhtemelen Samsun yıllarında doğan bir öykü. Anlatıcı bir köyde öğretmenlik yapıyor, oranın akil adamlarından marangoz Kerem Usta’yla dost oluyor, genellikle dünyadaki güzellikler ve acılar hakkında konuşuyorlar. Sonra iki kardeş kaptan geliyor, babalarından kalan bir kayığı paylaşamadıkları için kayığın ortadan ikiye bölünmesini istiyorlar. Kerem Usta bir iki kem küm ediyor, kayığa yazık olacağını söylüyor ama adamların kabalığı karşısında elinden bir şey gelmiyor. “Gökte Yıldız Yerde Ayaz Vardı” Varlık‘ta yayımlanmış, mundar gitmemesi için zamansız kesilen, çocukların çok sevdiği bir inekle ilgili. Bu inecik kafasını yulaf kovasına mı ne sıkıştırıyor, en sonunda kesmek zorunda kalıyorlar. Bir kısım öykü bu tür duyarlılıkları taşıyor, doğanın kalbinde yaşayıp içlerinde bir parça olsun doğa sevgisi bulunmayan insanlar, yalnızlık, bu tür meseleler var. Siyasi öyküler ayrı bir bölümde incelenecek kadar çok, “Kuşku ve Korku”ya bakalım. Anlatıcının evine gelen arkadaşı kendisine tehdit mektupları geldiğini söylüyor, muhtemelen bir gazetede yazar bu arkadaş. Anlatıcı korkulmaması gerektiğini, dik durmanın önemini anlatıyor, bir müddet muhabbet ediyorlar, arkadaş gidiyor, anlatıcı yatmak üzereyken muhabbeti hatırlıyor ve duvardaki tüfeğini indirerek yanına alıyor. Ne olur ne olmaz. “Acısıyla Yanmak Öğrencilerin” öyküsü Taner’e ithaflı, anlatıcı ders çalışan kızına ve oğluna bakarken 70’li yılların öğrenci olaylarını düşünüyor, hayatın kaybeden öğrenciler için gözyaşı döküyor ve çocuklarının da aynı kaderi paylaşmasından korkuyor. Güçlü olmaya karar veriyor sonra, korku havasını cesur insanların dağıtabileceğini düşünüyor. Son. Tek bir durum, tek bir çıkarım, klasik anlatı.

Varlık yıllıklarında yer alan öyküler daha çok geçim sıkıntısı çeken insanların mücadelelerini içeriyor, emeklilerin çorap ve tavuk işine girmeleriyle ortaya çıkan komik durumların yanında en otobiyografik öykülerden biri de bu öykülerin içinde. Anlatıcı küçük bir çocuk, çobanlık yaparken babasının koyunlarından birini kaybediyor ve ağır bir sopa yiyor, bayılıyor, baba çocuğu ayıltıp tekrar dövüyor, kömürlük benzeri bir yere kapatıyor. Çocuk karanlıkta otururken bir yılanın kendisine yaklaştığını görüyor, yılandan arkadaşlık umuyor ama yılan da gidiyor. Acı bir öykü. Metin Altıok’un yalnızlığıyla kardeş bir yalnızlık bu, farklı biçimlerde sanata dönüşmüşler. Et ve Balık Kurumu’nun önünde ölen adamın olduğu öykü yıllıklarda değil, onu da anlatıp bitiriyorum. Anlattım, adam evde eşinden eziyet çekiyor resmen, kurumun önündeki insanlarla politik muhabbetlere giriyor, kimi umutlu, kimi karamsar. Sonra düşüp ölüyor, bu.

Pek başarılı öyküler değil, göstergeler anlatıda olduğu gibi verilmiş, kıssadan hisse havası da var ama yine de okumaya değer bir kitap bu. Denk gelinirse neden olmasın.