Duran Emre Kanacı – Yapı ve Yasa

Makinenin takırtısını fark edene kadar Kanacı’nın öyküleri iyi, sonra makine devralıyor kurguyu, aynı türkünün çeşitlemelerini dinlemeye başlıyoruz. New Orleans yörelerinin tekrarlanan temalarıyla yüz beş bin folk şarkı yapılabilir, benzer hesap. Yapı ve Yasa adı gibi yani, öykünün bir yapısı ve yasası vardır, işlediği sürece dokunulmamalıdır. Biraz dışına çıkarsanız örüntünün, cümleleri uzatmaya meylederseniz, atlamalı zıplamalı anlatı hızını biraz değiştirmeye çalışırsanız neler neler olur, insanın ödü kopuyor adeta, bu yüzden yirmi öyküyü de aynı biçimde kurmalı ve anlatıcının niteliğini, hikâyeye mesafesini hiçbir öyküde değiştirmemeli. On yaşında bir çocukla aynı çocuğun yirmi yıl sonraki halinin hikâyeyi anlatma biçimleri elbette değişmez, sabitlik iyidir? Biçimden umudu kesince hikâyelere bakmaya başladım, üç beş öykü zaten içerdikleri hikâyelerin bir süre sonrasını ele alan ikincil öykülere ulanıyor, toplamda altı sekiz öyküyü geçtim ki yılanların kraliçesinin ele alındığı öyküler dışında, belki Biçimsiz’in ilkel korkularımıza dokunan karanlığı da sakınabilir kendini vasatlıktan, ilgi çekici bir hareket yok. Aşırı yoruma kaçarak şöyle ayırabilir miyim acaba, atölye öyküleriyle daha az atölye öyküleri belli ediyor kendini, malum, edebiyatımızda atölye terörü hüküm sürmektedir, fabrikasyon öyküler taltif edilmektedir çünkü en sosyalisti bile bu atölyeleri bir nevi üretim mecrası haline getirip yoluna bakar, optimizasyon geçer akçeyse bütün öyküler birbirine benzer, atölye ödevlerinden derlenen kitaplar sağlam reklamlarla şişirilir, ödüllendirilir, bilmem ne. Robotlaşmamış öykülerden başlayayım, yanlış odaklanmaları es geçmeden. “Gece” ilk, “Gündüz” son öykü, birlikte ele alacağım. “Gece”de önce atmosferin niteliğine değiniyor çocuk anlatıcı, belki yetişkin anlatıcı ama çocuk olduğunu belirtiyor tek sözcüklük ilk cümlede, geçmişin bir parçasını anlatacak. Salon soğuk, yorganı tepesine çekiyor, babası yatarken sobaya çıra atmış çünkü kömür zehirlemiş halasını, pencerelerin yerini kestiremiyor, günün doğmasına var. Halanın ölümü taşıyor öyküden, tasarruf edilmiyor, çocuğun geceleri iki sebepten uyanmasının ilk sebebinin çiş olması, şekerli suya dönmüş kolayı kafasına dikip gece şorlaması da taşıyor öyküden, asıl ikinci sebep biçimleyecek hikâyeyi: Biçimsiz. Asılı pantolon, sandalyeye atılmış gömlek, geceleri tekinsizleşen her nesnenin verdiği ürküntü, Kanacı bunu çok iyi yakalamış ve öteye de taşımış, takıntılıysak sıradan bir eylemin dünyanın sonunu getireceğinden ödümüz kopar, örneğin atacağım çöpün konteynere girmemesi felakete yol açabilir, anlatıcı “yekpare” bir pantolonla sağlıyor gerilimi. Allah’ın yolladığı bir muavin bu Biçimsiz, felaketlere karşı koruyor ama ne pahasına, sabaha kadar annesiyle babasının yanında uyanık duracak çocuk yoksa ölecekler. Bir ara içi geçecek gibi oluyor, neyse ki uyanık kalıyor. Her öyküde yapıca tekrarlanan cümlelere örnek: “Görmemiş gibi yapıyorum. Dikkatim bizimkilerde. Görevimin başındayım. Yatakta bir iki dönüyorlar. Babam kolunu annemin üzerine atıyor. Annem yorganın altında büzülüyor. Oda soğuk. Popomu dikip hafif bir kızıllık pencereden aşana kadar bekliyorum.” (s. 13) Tam hikâyecilik, cümleler olayları taşıyor ama sözcüklere inen bir önem yok, sözcükler sadece vasıta. Şiir yok öykülerde, iyi kurulmuş hikâyeler var. Yetene yeter, daha fazlasını aradığım için bana yetmez, sadece anlam aktarım aracı olmamalı sözcükler, oyun alanı olmalı, anlamı aktaramamalı hatta, bulanmalı, mutlak bir hikâyeyi kurmaktan fazlasını yapmalı. “Bukağı” olur da geçinemezsem atölye kutölye saçma sapan işlere girdiğim zaman örnek olarak okutmak isteyeceğim bir öykü, Camus’ye keskelalaka gönderme hariç. Kitaptaki en iyi öykü diyeceğim. Ergen anlatıcının maruz kaldığı dayı terörü aslında, dede terörü de var, erillikten geç de olsa kurtulmayı bir ölçüde başarabilmiş annenin zaferi, dedenin okumasına yardım etmediği ablanın yenilgisi, üç dayının ayrı ayrı dallamalıkları. Bu dallamalıklarla biçimleniyor öykü, anlatıcının babası öldükten sonra evi “günah yuvası” haline gelebilir zira anne dul, dede üç oğluna vazife biçerek kız kardeşlerine göz kulak olmalarını söylüyor, her dayı kendi hıyarlığıyla gelip aileyi biraz daha sıkınca anne onlardan uzaklaşmak için uzağa, daha uzağa, en uzağa taşıyor ailesini. İki bukağı dedeyi temsil ettiği, dede de kısa süre önce öldüğü için evdeki bukağılı kilimi atıyor anlatıcı, annesinden de bukağılı fuları çıkarıp atmasını istiyor, final. Dört dörtlük. Oyundur mesela, her dayı hikâyenin dümenini kıracak bir etkiyle gelir, öykü kabaca üçe ayrılır, iyi icattır. Üzücü ki nadiren rastlayacağız diğer öykülerde böyle taklalara. “Denizci” yine bu meşrepten, mezuniyet töreni sırasında numaraları, adları ve soyadları söylenen öğrencilerin diplomalarını almak üzere sahneye çıkma anlarının aralarına yerleştirilmiş anlatı parçaları, hoş. “Bir Büyük Aşk”ı iki numaraya koydum, bir aşkın iki yüzünü gördüğümüzde öznelerin aynı olayları değerlendirme biçimlerinden türeyen anlatılar. Kartal ve Akrep’in mektuplarında fedakârlıkların yarattığı baskılar, arkadaşların ilişkiler üzerindeki etkileri, yakınlıkları yorumlama farkları iki açıdan ele alınıyor, nihayetinde vardığımız nokta büyük bir aşkın diğer taraf için o kadar da büyük bir aşk olmaması, hatta aşklığı bile sorgulanabilir. Bu iki öykü Kanacı’nın ileride ne yazacağını merak ettirdi, sırf bu sebeple takip edeceğim.

“Kutu” benzerlerinden ayrışmıyor, aklıma gelen ilk örnek Çağla Çinili’nin çantasından böceklerin fırladığı avukat karakteri. Babasının sesinden kurtulmaya çalışıyordu o da. Musallatlığı bir nesneyle özdeşleştirmek, uzun süreli sancıdan kurtulamamak. Çocukluktan emanet bir kutu, yaldızlı, babanın temsili, her açıldığında yaşananlara dair en kötümser fikirler dökülüyor. Anlatıcı öğretmen, sınavlara gizlice girip atandıktan sonra babası konuşmayı kesmiş, aslında kurtuluştur ama pesimizm bir kök saldı mı sökülüp atılmıyor kolay kolay. Hani babasının sesini o şekilde duysa bile hoşuna gidiyor anlatıcının, yine de velilere karşı temkinli, taksiciye, belediye reisinin hanımına, dünyaya. “Bağ” öldüğü yerde hikâyesini anlatan kişinin kalbiyle, kalbini taşıyan kişiyle muhabbetidir, aslında tek taraflı bir muhabbet, girdaba henüz kapılmayan anlatıcı nasıl öldüğünü, kalbinin iki hayatı nasıl taşıdığını düşünüyor, bir de ölüme çağıran girdapların doğasını. Taşıyıcı da kapılmış bir ara, yüz bin âdemi çeken girdaptan kalp nakli sayesinde kurtulmuş, gelmiş de tarladaki taşa oturmuş. Anlatıcının kafasını vurduğu taş o. Yaşayan son parçanın sürdürdüğü bilinç konuşuyor aslında, anlatıcı ölmeyen parçasıyla var, iyi fikir. “Toprak çapalandı, zaman ufalandı. Bak, ne güzel bir ömür sürdün. Şimdi torun bakıyorsun, duy da inanma! Fakat takatin kalmadı. Hem iki ömür yaşadı göğsündeki, o da yoruldu artık. Dediğim gibi oldu, senin de günün geldi. Yaklaş, uzan. İşte, gök kararıyor. Belki girdabın öte ucu da altın sarısıdır. Belki buğday tarlasıdır öteler de. Ne dersin? Girdap tepemizde kıvrılıyor. Saçın, sakalın uçuşuyor. Başımı başının yanına koyuyorum. Girdap burnumuzun ucuna değiyor.” (s. 53) Yolunda gitmeyen yaşamını kendisi için kayıp ilanı vererek toparlayan adamın öyküsü konu olarak yine iyiydi, dediğim gibi otomatiğe bağlayan anlatım biçimi daha farklı noktalardan yaklaşsa hikâyeye, o zenginlik parıl parıl parlayacak. Metal kokusu geliyor öykülerden diyorum, Kanacı’yı tebrik ediyorum, yeni öykülerini formülden uzak durarak yazmasını temenni ediyorum. Öykü biraz da “öykü budur”da yer almayan, şaşırtıcı şeydir ya, onu görmek istiyorum yani. Bir de alakasız, aşırı öznel: köy yaşlısı görmek istemiyorum, kırsaldan iğrendim artık. Yaşıtlarımın yazdıkları içime ürpertiler salıyor, sıkılıyorum dede nine hikâyelerinden, otlu peynir kokulu ipince duyarlılıklardan. Falan.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!