Serdar Korucu – Ahalinin Gidişi: Musa Dağ 1939

Korucu’nun önsözü: Draaisma’ya göre zorunlu göç, kişinin kendi iradesiyle çekip gitmesinden daha yoğun bir sıla hasretine yol açıyor. Paketlenip turistlere sunuluyorsa mekân, neye yol açıyor? “Anadolu’nun son Ermeni köyü”, Vakıflı, neden son, sorgulanmıyor. Yüzlerce yıldır Ermeni yurdu o köyler, Hıdırbek, Yoğunoluk, Kebusiye, Hacıhabibli, Bityas, Vakıf. Musa Dağ. Peygamberin asasından oluştuğu rivayet edilen 7 metrelik ağaç, çapı o kadardır, büyüklüğünü fotoğraflardan anlayabiliyoruz, göçenlerin yanında götürdüğüdür. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın barış güvercinleri uçurduğu yerde yaşananlardan Ermeniler sorumluymuş, aynı bakanlığın görüşü. Ermenilerin büyük kısmı devletin tebliğ ettiği tehcir emrine uymamış, dağa çıkmış ve devlete isyan etmişler, dağı kuşatan askerî birliklerle çatışmışlar, Fransız gemilerine işaret göndererek zar zor kurtarmışlar canlarını. Von Reichenberg’e göre “Türklerin dahili meselesi” bu, “hain” Ermenilerin yol açtığı arıza. Almanların Halep Konsolosu Walter Rössler başka bir hikâye anlatıyor, köylüler zincire vurulup şehre götürüldükten sonra Kesab ve Kebusiye sakinleri ayaklanma çağrısı almışlar, diğer dört köyün sakinleri dağlara kaçmışlar. Ayaklanma hazırlığı yok öncesinde, sakıncalı hiçbir şey yok, bütün bunlara sebep tehcir. Soykırım başladığında Zeytun’daki -kampı araştırmalı- Ermeni Protestan Kilisesi’nin pastörü, ölüm yürüyüşlerinin tanığı Dikran Andreasyan kaçabilmiş oradan, memleketi Yoğunoluk’a gelmiş de uyarmış köylüleri. “Bu uyarı üzerine alınan direnme kararına çoğunluk uyacak ve halk Musa Dağ’ın tepelerine doğru çekilmeye başlayacaktı. Andreasyan’ın deyimiyle ‘oğulları ve erkekleri sevgili dağlarının her kayalığını ve geçidini biliyorlar’dı. Musa Dağlılar dağın yamacındaki en stratejik noktalara siper kazarak otuz üç gün boyunca Osmanlı güçlerine karşı direnecek, hazırladıkları, birinde beyaz bir bayrağın üzerinde büyük bir kızıl haç bulunan, diğerindeyse İngilizce ‘Hıristiyanlar darda: İmdat’ yazan iki bayrak sayesinde kurtulacaklardı. Bu insanlar Fransız kruvazörü Guichen tarafından fark edilecek, başka gemilerin de gelişiyle Musa Dağlılar Mısır’ın Port Said Limanı’na ulaşacaklardı.” (s. 12) Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün nam romanı, buna bakmalı, Türkiye’de 13 Ocak 1935’te yasaklanmış. Korucu’nun konuştuğu insanlar 1915’i dinledikleri hikâyelerden biliyorlar, en yaşlısı 1920’lerde doğmuş, asıl anlatacakları 1939’da yaşananlar. “Ahalinin gidişi” diyor hepsi, büyük göç. Fransız mandası altında, Suriye sınırları içinde yaşıyorlar o dönem, Türk kültürünün korunması için şerhler düşüyor Türkiye, aşağı yukarı on beş yıl böyle geçiyor. İlhak zamanı Taşnaklar Suriye yanlılarının gösterilerine katılmışlar, tekrar dağa çıkmayı düşünmüşler, en sonunda göçmüşler oradan. “Bu kitaptakilerin çok azı Musa Dağ’da yaşarken geri kalanı İstanbul’da, 1939’daki göçün ulaştığı yer olan Lübnan’ın Suriye sınırına yakın bölgesi Ancar’da, Sovyetler’in çağrısıyla gittikleri Ermenistan’ın başkenti Erivan’da, dini merkezi çevreleyen şehir Eçmiyadzin ve dağlarının adını taşıyan Musaler kasabasında, son olaraksa diğer Ermeni mültecilerden çok daha az oranda Fransa’da, Paris’te yaşıyorlar.” (s. 19) Geride bıraktıkları topraklara ne oluyor, boş dururken tahrip olacak evlere İnönü’nün kararıyla göçmenler yerleştiriliyor, inşaatı yarım kalan kiliseler bırakılıyor öyle, mevcut kiliselerin üzerine betonarme camiler inşa ediliyor, mezarlıklar kayboluyor. Yeni gelenler evlerin kapılarını, pencerelerini, kiremitlerini, en son taşlarını söküp söküp satmışlar, toprağı satmışlar en son, pişman oldukları zaman Ermeniler acı acı gülmüşler. Kaybolan bir şey daha, Fransız mandası altındaki Musa Dağ’a dikilen vapur heykeli. 12 Eylül’den sonra yıkılmış, 1915’teki göçün anısınaymış. Hikâyesini anlatıyor insanlar, bölgenin yakın tarihte geçirdiği değişimi anlatıyorlar. Hınçaklarla Taşnaklar arasında başlayan çatışma yüzünden kaç insan ölmüş, hangi öğretmen ne öğretmiş, 1960’tan sonra eğitim için göçenler nerelere göçmüşler, 1939’da göçmeyip orada kalanlar üç yıl sonra nerelere gönderilmişler amele taburlarıyla, kaçı geri dönebilmiş, tarih parçaları. Acıyı nasıl tarif etmeli, bir konuşmacının tepkisi: kardeşin kardeşi kırdığı o zamanları hatırlamanın anlamı yok artık, 1915’i sormamalı kimse, ileriye bakmalı.

Her bölgeden konuşsunlar, Nektar Arslanyan İstanbul’dan, röportajın dili Türkçe. Kimi çocukken öğrenip unutmuş, Ermenice veya Fransızca anlatıyor. Arslanyan dinlemiş ailesinden, Araplar basmış ortamı, dağa çıkanlar sisin arasından görüyorlarmış gelenleri de aşağıdakiler göremiyorlarmış. Papaz gelip uyarmış önceden, öyle kurtulmuşlar, düşmanların gitmesiyle geminin gelmesi bir olmuş. Gidenlerin bir kısmı dönmüş, dönmeyenlerden Kanada’ya giden var. Babası Aşkale’ye gitmiş Arslanyan’ın, malı mülkü çocuklara kalsın diye kendini yoksul göstermemiş. Demokrat Parti su getirmiş, okul yapmış. Vakıflı genç nüfusu kaybedince pek az insan kalmış, son köy işte. Kadınlar keşkek yaparmış bayramda, kazanlar kaynarmış, kitabın sonundaki fotoğraflarda bir dünya kazan tütüyor. Boğos Gökçe anlatıyor, Ermenistan’ın Devlet Başkanı Levon Ter-Petrosyan oralıymış, Yoğunoluklu. Dağa çımayı organize eden Movses Der Kautsyan’ın babası Der Abraham Gökçe’nin annesinin hala oğlu, hikâyeler böyle böyle aktarılıyor. Göçü hatırlıyor Gökçe, Fransız kamyonları gelmiş, millet gidiyor. Bir kamyon durmuş, dayısı bağırmış Gökçe’ye, koşup gitsin annesine söylesin, göçüyorlar. Korkmuş Gökçe, altı yaşındaymış, kaçıp gitmiş. “Amcam, halam, teyzem, dayılarım gitti. Geri döneceklerini düşünerek gittiler. Mallarını satamadan gittiler. Bir de kim alacak? Şimdi ikimiz Ermeni’yiz. Ben gidiyorum, sen gitmiyorsun. Ben sana sorabilir miyim, ‘Sana satabilir miyim?’ diye. O zaman küfredeceksin ‘Neden böyle gidiyorsun?’ diye.” (s. 37) Ne güzel evleri varmış, kocaman bahçeli, balkonları ayrı bir ev gibi. “Yan”ları kesmişler, “Gökçiyan” olmuş “Gökçe”. Balkonlardan hiçbiri kalmamış.

Biri 80 milyonluk Türkiye’nin bir ferdi olduğunu söylüyor, eski defterleri açmanın lüzumu yok. Lulu Freyçoğlu’na göre var. “Ermenilere çok şeyler oldu. İnkâr etmesinler. Bir de ‘Biz öldürmedik’ derler. Ya kim öldürdü Ermenileri? Kim? Evlerden neden kaçılsın? Kendileri alacaklar! Bunları sorardım anneme ‘Ne oldu? Anlat bize.’ ‘Yok kızım, bizi keserler sonra’ derdi, ‘Yok kızım, siz bir şey öğrenmeyin.’ Sürekli korku içinde yaşadı. 1988’de öldü.” (s. 72) Yaşlılar 1915’e “dağa çıkış” dermiş, nereden bilecekler 1915’i, 1939 da “ahalinin gidişi” işte.

Ancar’da yaşıyor Araksi Kendirciyan, 1918 doğumlu. Hatırlıyor. Kavga gürültü bitmiş 1939’da, Hınçak Taşnak alayı göçmüş. Çadırlarda kalmışlar başta, Fransızlar ev yapınca kurtulmuşlar. Keşkek, hırisi, herkes bundan bahsediyor, herkes bayram yerlerini anıyor. Kendirciyan unutmuş Türkçeyi, hatırladıkları ağırlama sözcükleri. “Söyle ki annene, ‘Böyle böyle bir yaya [nine] gördüm’ de. Türkçe söyle. Söyle biz neler gördük. İstanbul’daki Ermenilere de selam söyle. Türkçe söyle. 101 senelik nene size selam söyledi de. Sefa geldiniz, hoş geldiniz.” (s. 112) Yeğya Balabanyan altı Cebel Musa’dan bahsediyor, Avusturalya’da bile var, hafıza mekânlarının yeni mekânlara dönüşmesi.

Ermenistan’a gidenler Taşnak olarak görüldükleri için sürülmüşler, siyasi baskı veya ayrımcılığa maruz kalmış en iyisi. Movses Bislamyan durmamış Ancar’da, 1947’de Musaler köyüne gelmiş, oradan Amerika’ya veya Paris’e gidenler de olmuş tabii. Kaldı onların anlattıkları da bitirmeden diyeyim, nereye giderlerse gitsinler anlattıkları hikâyelerin canı aynı, duygusu aynı. Evi özlemek açık yara, terk edilenden başka ev yok ömür boyunca. Kardeşleri de bırakıyorlar geride, aile kayboluyor, göçerken veya göçtükleri yerde eksiliyorlar. Ancar’a gidenler var, Paris’ten Ermenistan’a gidip gelenler var ama Musa Dağ’a çok azı gidiyor, Zaruhi Gabagyan’ın ailesinden hiç kimse gidip görmemiş orayı, kendisiyse uyumadan önce gözünün önünden geçen dağı izliyormuş. Hüznü nasıl dile getirmeli bu hikâyelerdeki, bilmem. Alınsın, okunsun isterim. İnsandır, özler, hayatta kalır, anlatır.

Liked it? Take a second to support Utku Yıldırım on Patreon!
Become a patron at Patreon!