Koçu’nun ansiklopedisinde var, maddenin tam adını hatırlamıyorum, belki doğrudan “Bâbıâli”, Koçu mekânın anlam ve önemini belirttikten sonra bir baştan ilerlemeye başlıyor, bina bina, numara numara aktarıyor, oralarda kimler yaşadı, hangi matbaalar işledi, hangi dergilerin, yayınevlerinin ofisleri vardı, sırayla. Sayfalarca. Sırf o madde Koçu’nun tutkusunu gösterir. Başka, Zeyyat Selimoğlu’nun Heybeliada’yı aynı biçimde anlattığı, “Bir ADA Soyunuyor” öyküsü, iskeleden yola çıkıp sokaklara girdikçe Yani’nin meyhanesi, Osip’in bilmem nesi, alayını görebiliriz. Az yukarıda Selimoğlu’nun yaşadığı ev, evin önünde ya plaket ya heykel var, Selimoğlu’nun çok sevdiği adaya verdiği hediyeden sonra kendisine verilen hediyedir, şık. Listeye Naum-Duhanî’yi de ekliyoruz ve Pera, Galata, Taksim civarında gezintiye çıkıyoruz. Öncesinde Çelik Gülersoy’un önsözüne bakalım, yazarı yakından tanıyan Gülersoy önemli bilgiler veriyor. 1947’de saman kâğıdına resimsiz küçük bir kitap halinde, Fransızca olarak basılmış. Eşinin benzerinin olmadığını söylüyor Gülersoy, pek doğru değil, zamanı için bile su götürür ama epey nadirdir yani. “Said Naum Bey’in Frenk Beyoğlu’su için yaptığı bu eseri bir başkası, Türk İstanbul tarafı veya Boğaziçi için yapmış olsaydı, en değerli bir bilgi hazinesine sahip olabilecektik.” (s. 7) Kime hitap edecek, bir avuç sanat tarihçisi, birkaç uzman, araştırmacı, o kadar. Sıradan okurun ilgisini niye çeksin, çünkü oralarda geziniyoruz, bizden önce kimlerin gezindiğini, yaşadığını merak ederiz, öğrenmeye çalışırız. Dümdüz sebep işte, merakı azıcık fişteklese okunur bu metin, ne kadar okunduğunu bilmem ama Gülersoy’un korktuğu kadar olduğunu sanmam, sonuçta kaybolup gitmedi. Yazarı da gitmedi, aslında anlattığı yerlerin sakinlerinden biridir Said Duhanî Bey, oldukça orijinal bir karakterdir. Gülersoy diyor, üstatlık iddiasında değil, dünyaya gizlice küsmüş, çevreden kendini koparmış, “şaşılacak kadar bir başarıyla hatıraları içinde yaşayan bir kalem sahibi”. “Oturdukları ev Paşa babadan kalma, Beyoğlu’nun darcana eski sokaklarından birinin üstündeydi: Parmakkapı’da, St. Pulchérie Fransız Kız Okulu’nun karşısında, köşe başında dar ve uzun bir eski zaman apartmanı. Hâlâ durur. Yan sokağa bakan giriş kapısının üstünde, mermer bir levhaya Fransızca kazılı eski adıyla: Appartement Naoum Pacha.” (s. 9) Sahne artisti eşi ve oğluyla birlikte 1920’lerde bu evde yaşar beyefendi, tam bir eski zaman figürü, gözünde monokl, kırma kolalı yakalı bir Pera beyi. Haftada birkaç gün Turing Kulüp’e gidiyor, çeviri yapıyor, mektup yazıyor, yaşam güzel. 1932’de oğlu bir sebepten intihar edince dünyası başına yıkılıyor Said Duhanî’nin, eşi Paris’e dönüp tekrar sahneye çıkınca iyice yalnız kalıyor, evini kapayıp binanın en üst katındaki odalardan birine çekiliyor. Otuz küsur yıl küçücük bir yerde hapis hayatı yaşıyor sanki, kendi kendini cezalandırıyor, anılarını yakalamaya çalışıyor orada. Taş kesilmiş Gülersoy odayı görünce, ikiye üç metre, sol duvar kenarında tahta kerevet, perişan yatak, hemen üstüne çakılmış tahta bir rafta tavana kadar kitap dizili, bir masa, bir sandalye. Bu kadar. “1970 yılında apartmanından haber geldi. Kendisini Alman Hastanesi’ne kaldırmamı istemiş. Hemen yer sağladım ve ertesi günü ziyaretine gittim. Otuz yıldır beklediği an gelmek üzere idi. Bir iki gün sonra da istediği oldu. Sadi’ye kavuşmak üzere, ruhu, bilemediğim ama inandığım yolculuğuna çıktı. Arda kalan vücudunu Feriköy Latin Mezarlığı’na, hiç sevmediği bir alay seremoni ve duadan sonra gömdük.” (s. 13) Onca yıl her gün yürüdüğü yollara bacakları götürmeyinceye kadar yaşam.
Üç yol belirlemiş yazar, birinci yol Tepebaşı’ndan geçiyor, şimdinin Beyoğlu Belediyesi’nden Galatasaray’a. İkinci yol Tünel’den Galatasaray’a, üçüncüsü de Galatasaray-Taksim Meydanı-Aya”z”paşa. Birinci yolu özellikle severim ben, on yıl her allahın günü işe oradan gidip gelmişimdir, Meşrutiyet Caddesi gözümden öper. Sırayla gitmeyeceğim ben, ilginç binaları, insanları anlatayım, sıra isteyen öpsün kitabın elini. Belediye binasının şeref peronunun ortasına cümle kapısı açmayı unutmuş İtalyan Mimar M. Barborini, bu sebeple iki yan giriş açmış kızının anlatımına göre, binanın girişindeki sağlı sollu merdivenler bundan ama mimari anlayış gereği bu, benzer yapılardaki benzer merdivenler bütün mimarların unutkan olduğunu göstermiyor herhalde. Aynı köşede M. Décugis’in evini Mimar Vallaury yapmış, eşi ölünce yalnız kalan M. Décugis bir yas belirtisi olarak evinin panjurlarını sımsıkı kapatmış ve hep öyle tutmuş. Duygusal tarihi de çıkarıyor yazar, mekânların duyguları yansıtma biçimlerini. Eski Kohut Oteli, daha az eski İstanbul Belediye Konservatuvarı binasının karşısında Camondo Han varmış, bir katında Indépendance Belge gazetesinin İstanbul muhabiri Mösyö Bianchi, Schneider’gillerden olan karısıyla birlikte oturuyormuş, Hariciye Nezareti Matbuat Dairesi beyefendiyi sık sık “resmi tekzip” yazmak ve yayımlamak zorunda bırakıyormuş. Siyaset pek sızmıyor bu metne, sonuçta babası Naum Paşa’yı Paris’e sefirlik göreviyle gönderen II. Abdülhamid, Yıldız’da oturan yalnız ve şüpheci bir adam. Bir iki küçük iğneleme, yeterli, mesela dışarıda kıyamet koparken ustalara eşya yaptırıyor padişah, kendi ustalığıyla kıyaslıyor muhtemelen, sonra hafiyelerini yollayıp sokaklarda terör estiriyor ama son kısma dair bir şey yok. Skandallar var, soylu bir kadın soylu bir adama bıçakla saldırmış 1910’da, olay olmuş, bazıları olayın ağır bir diplomatik anlaşmazlık haline gelmesini istiyormuş da Naum Paşa olaya el atıp kadının sınır dışına çıkarılmasını sağlayınca mevzu dinmiş. Hassas dönemler, kıvılcımlar yangınlara dönüşebiliyor, sokaklar bir anda kan gölüne dönebiliyor banka baskını olayındaki gibi. Bu arada “Frenkler için” bir rehber bu, bürokratlar için daha çok, yani halka dair hemen hiçbir şey yok. Şapkacılar, terziler, onlar da ne kadar halktansa işte. Eski Tubini evinde madeni yangın merdiveni varmış, buralarda ilk, ihtiyatlı mülk sahipleri oradan görüp evlerini yangın merdiveniyle donatmak istemişler. Pera Palas’ın hikâyesi meşhur, geçiyorum, Gazete Sokak’ta M. Joseph Nikiti yaşıyormuş, bu silah tüccarı şahıs “rahmetli” Abdülhamid’e birçok Smith & Wesson revolver modelinden satmış. “Onun bir âdeti daha vardı: Havaya yumurta atar, havadayken vururdu onları. Fişekçilik uzmanı bir Fransız Generali, Bertier Paşa, Yıldız Köşkü’ndeki nişangâhın gözetimiyle görevlendirilmişti. Son sıralarda, İstanbul’da Askeri Müze’de hükümdara ait ‘Smith ve Wesson’ revolverlerin değerli ve kapitone bir mahfaza içinde sergilendiği görülürdü.” (s. 41) Aynı sokakta Profesör Gottwald da otururmuş, İstanbul’da klasik “gezinti-konferans”ları ilk kez moda haline getiren kişi. Balyoz Sokak pek civcivliymiş, Türk ve yabancı diplomatlar Caro ailesinin evinde toplanırmış, bir sürü sanatçıyla sohbet muhabbet, erotik erotik hareketler, şalalası bol. Başkaları da oturuyor o sokakta, birinin hikâyesini alıntılayıp bitireceğim, meraklısına tavsiye ederim metni. Evet, M. Branzeau o sıra Hazine’nin Yalova Kaplıcaları’nı yabancılara imtiyaz anlaşmasıyla bıraktığı zaman termal kurumunun müsteciriymiş, fidyeciler için kolay hedef. “Kızı Matmazel Branzeau bir kaçırma olayının kurbanı olmuştu. Cüretli haydutlar onu götürüp emin bir yerde, bağbaşındaki bir eşkıya ininde saklamışlardı. Bu arada, bu yaşanmış tefrika romanın kahramanının ailesinin ayağa kalktığı, kaçırma olayını gerçekleştiren haydutları olay yerinde aramaya başladığı ve ilgili büyükelçilikte Osmanlı hükümetine ciddi biçimde soru yönelttiği görüldü. Sonunda Matmazel Branzeau salıverildi ve ailesine teslim edildi. Sultan’ın yetkili görevlileri de kızı kaçıranlara istenen fidyeyi ödemek zorunda kaldılar.” (s. 49)












Cevap yaz