Çevirmen Melek Çelik önsözde metnin toplumsal bağlamını iyi özetliyor: Japonya’nın büyük dönüşümüyle birlikte dil ve edebiyat da modernleşirken Higuçi yeni dünyanın yeni anlatım biçimiyle eski insanların yaşamlarına bakıyor. Bürokrasinin yükselişini genelevin müşterilerinden anlayabiliriz, banka müdürleri, bürokratlar gelip giderler, biri genelevde çalışan kadınlardan biriyle hayatını birleştirmek bile ister hatta, statü göstergesi hamilik değil de doğrudan evlilik. Konuyu dağıtmadan, romantizm ve naturalizm Japonya’ya 1868’den sonra, Meici Restorasyonu’nun etkisiyle gelmiştir, Higuçi romantik akımdan etkilenip kurmuştur metinlerini, ne ki eserlerinde klasik Japonca da kullandığı için yazıları günümüz Japoncasına çevrilmiş, muhtemelen Higuçi’nin aldığı klasik Japonca eğitiminden ötürü. Geçiş döneminin önemli eserlerinden sanıyorum, bilgim hemen hiç yok ama kurucu metinlerden biri. Yine Melek Çelik’ten kısa bir biyografi: Derebeylik sistemi feshedilince samuraylık rütbesini kaybeden Noriyoşi, Higuçi’nin babası, devlet görevine getiriliyor, Tokyo’da rahat bir yaşam. Higuçi okuma yazma heveslisi ama annesi kızların eğitim almalarına karşı olduğu için on bir yaşında okulu bırakıyor Higuçi, günlük yazmaya devam ediyor yine de. Babası kızının gayretini görünce kadın şair Utako Nakacima’nın şiir ve Japon kaligrafisi eğitimi veren özel eğitim kursuna gönderiyor, kurstakiler üst sınıftan kadınlar. Geleneksel kısa Japon şiirindeki yeteneğini gösteriyor Higuçi, derken on yedi yaşına geliyor, babası iflas ediyor ve kısa süre sonra ölüyor. Babadan kalan borçları Higuçi ödeyecek, kursta temizlik işlerini yapmaya başlıyor, son derece yoksul bir hayat yaşıyor annesi ve kız kardeşiyle birlikte. 1892’de ilk önemli eserini yazıp yayımlatıyor, on dört ayda yazdığı metinlerle adını edebiyat dünyasına kazıyacak Higuçi. “Diğer yandan eski bir samuray ailesi olmanın verdiği gururdan dolayı yoksul düşmelerinden utanç duyan aile mensupları muhit değiştirmeye karar verirler. Bir dükkân açarak ticaretle uğraşmak için Tokyo’nun kenar muhitlerinden olan Yoşivara adlı fuhuş bölgesinin yakınlarındaki ucuz bir semte, Taito-ku’ya taşınırlar. Bu bölgeye taşınmak İçiyo için Yoşivara’daki kadınların hayatını yakından görmeyi mümkün kılan bir deneyim olmuştur. Büyümek de buradaki insanlardan esinlenerek yazılmıştır. Genelevlerin sıralandığı yeni mahalle ve buranın insanları Haginoya’daki üst sınıftan kadınların hayatından oldukça uzak olsa da bu çevre İçiyo’nun kurguları için zengin bir malzeme sunmuştur.” (s. 9) Tüberküloza yakalanıp yirmi dört yaşında hayatını kaybetti Higuçi, geride mahalleyi bıraktı: “Dai-on Tapınağı Önü” bayağı Budizm kokuyormuş ama semt sakinleri çok şen şakrak bir semt olduğunu söylermiş, durmadan geçen çekçek arabaları mahallenin görkemli geçmişini sezdiriyor anlatıcıya göre. Ticaret durgun, dükkânlar sıkıntılı, pencerelerde kâğıtlardan yapılmış süsler. Horoz Festivali için yapılırmış her evde, satılırsa iyi, zengin bir adamdan dedikodularda bile bahsedilmeyen bir yer. Yaşayanların çoğu “eğlence sektöründe” çalışan insanlar, erkeklerin işe çıktıktan sonra eve dönüp dönmeyecekleri belli değil, kadınlar hep kaygılı. “Bu kadınların bazıları, sevdiklerini kazanmak için defalarca çabalayıp reddedilmiş, hatta umutsuzluk içinde intihara kalkışmış ama hayatta kalmışlardı. Bu mahallede yaşamak, çoğu zaman hayatla kumar oynamak gibiydi.” (s. 18) Kızlar üst sınıftan fahişelerin evlerinde yardımcı olarak çalışıyorlar, kız çocukları standart kimonoya girmiyor, kuşaklarla sarılıyorlar. Metreslerin çocukları Batı tarzı kıyafetleriyle dikkat çekiyorlar, genelevlerin yanındaki odalarda yaşasalar da sınıf atlamış sayılıyorlar, Japon toplumunun özelliği. Çelik altını çize çize yazmış, Japonya’da tapınaklarla genelevler iç içe geçmiştir, farklı inançları benimseyenler aynı tapınağın bahçesinde ibadet edebilirler, toplumsal yapılar arasında ayyuka çıkan büyük bir çatışma yoktur. Romantizm için dört dörtlük ortam, ayrılık hikâyeleri kendiliğinden doğar, örneğin Şinnyo’yla Midori arasında yeşillenen duygular solmaya mahkumdur çünkü genç adam Ryugeci Tapınağı’nın öğrencisidir, bir süre sonra tıraş edilecek, giysilerinin kolları siyah rahip kıyafetine dönüşecek ve kendisi dünya işlerini tamamen terk edecektir. Aşk hikâyesi hikâyenin bir bölümünü oluşturuyor, diğeri bölümünde çeteler var, “Arka Sokak Çetesi”nin lideri Çokiçi’yle ana cadde üzerindeki dükkânın sahibi Tanakalar’ın küçük oğlu Şotaro arasında vurdu kırdı. Sınıf farkı, Şotaro özel okula gidiyor, sevimli bir tip, zeki, herkes onu seviyor, Çokiçi’nin çetesindeki Tarokiçi ve Sangoro bile ona meylediyorlar. İki gün sonraki festivalde taraflar karşı karşıya gelecekler, Çokiçi tehlikenin farkında olduğu için Şinnyo’nun yardımını istemeye gidiyor, hani kendi kültürsüz ama karşı taraf Çince bir şeyler söyleyerek dalga geçmeye kalkarsa Şin-san karşılık verebilir, kas gücünden başka kafa gücüne de ihtiyaç var. Çok şey olacak da Midori’yi tanıyalım, Japonya’nın güneyinden gelmişler, ablası genelevin en rağbet gören kadını. Midori genç fahişelerin verdikleri paraları mahallenin çocukları için harcıyor hemen, top alıp dağıtıyor, kendini sevdiriyor böylece. Dışarlıklının kendini kabul ettirebilmesi için yapması gereken, bilinçlice veya bilinçsizce, sonuçta ilk geldiği zamanlar arkasından “köylü” diye bağırmışlar da çok ağlamış ama bağıran kalmamış artık, kendini sevdirmiş, hatta insanları o alaya alıyor artık. Karakterleri tokuşturacak olaya gelelim, Sangoro’nun yediği meydan dayağına, bir kere Arka Sokak’ın has çocuğudur Sangoro, yaşadığı toprak Ryugeci Tapınağı’na aittir, evlerinin sahibi de Çokiçi ailesi. Arada kalmış ne yazık ki, nefret dolu bakışları hissediyor ama yapabileceği hiçbir şey yok, ekonomik gerekçeler bir yanağına, arkadaşlık diğer yanağına şap şap vuracak zira Sangoro yoksul bir çekçek arabacısının oğlu. Bir akşam çetesiyle baskın yapar Çokiçi, Sangoro’yu çeker, pata küte döverler. Midori fırlar, oğlanı kurtarmaya çalışır, Çokiçi çamurlu sandaletini çıkarıp bir fırlatır, çat, tam alnından! Ayrıca “ablasının yolundan gidecek dilenci” ve “kokoş fahişe”dir Midori, Çokiçi’nin ettiği laflardan pek etkilenmez de nasıl görüldüğüne dair bir gösterge işte. Sık sık karşılaşıyorlar Şinnyo’yla, gözlerden kaçmıyor, Şinnyo için sıkıntılı durum çünkü tapınağa gelin mi getirecek kızı, dalga geçiyorlar. İkisi yakın, uzak, dengesiz ilişkilenme. “Ne zaman oldu bilinmez ama ikisinin arasında kocaman bir nehir oluşmuştu; gemi de sandal da yasaktı, nehrin iki ayrı yakası boyunca kendi düşüncelerinin yolunda yürümekten başka çareleri yoktu.” (s. 48) Sonraki üç bölümde mahalleden manzaralar, geçen zamanla birlikte heyecanların, olayların etkisinin dinmesi, gençlerin büyürken değişen düşünceleri. Dağa doğrusu çöken dinginlik, Midori okulu bıraktıktan sonra erginlikle karşı karşıya kalıyor, Şinnyo’nun geleceği belli zaten, olacak olanı bekliyorlar sadece. Son görüşmeleri Şinnyo’nun pişmanlığının itkisiyle, sessizce vedalaşmak gibi. Midori dökülebilir ama dökülmüyor, içinden geçiriyor sadece: “‘Suçu günahı yokken Sangoro’yu dövdürdün, sen herkese yukarıdan bakıyorsun eline komutan sopasını almış sallıyorsun. Özür dilesene. Bir şey söylesene. Çokiçi’ye bana fahişe dedirten de sensin. Fahişe diyorsan da de. Sen benim çöpümü taşımaya bile layık değilsin. Benim babam da var annem de var. Daikokuya’nın beyi de ablam da var. Senin gibi kokmuşun tekine de muhtaç değilim.’” (s. 75) Nedir, barışır gibi olurlar ama o gün gelir, regl olur Midori, genelevde çalışmaya başlayacaktır artık. Uzaklaşır Şinnyo’dan, hiçbir şey söylemez, çocuğun yakarışlarını cevapsız bırakır. Şinnyo’nun da zamanı gelir zaten, geride bir andaç bırakarak rahip olmak üzere tapınağa kapanır, dünyadan elini eteğini çeker. Hüzünlü hikâye.
Japon modernizmi, sosyoekonomik manzara, aşkların doğuşuyla ölümü, kavga gürültü, barış küsüş ve semtin delikanlıları. Higuçi’ye bakmalı.












Cevap yaz