Aslı Tohumcu – Yok Bana Sensiz Hayat

Tohumcu’dan Taş Uykusu‘nu okuyunca eh demiştim, Şeytan Geçti‘nin “pozu” da pek sarmamıştı beni ama burada bir olay var, bu metnin masalsı atmosferi benzerli ama üsluba dayandığı için bir o kadar özgün, daha da önemlisi yasın biçimlerini ele alışına büyük saygı. Yas varsa, biricikse, iyi de işlenmişse tutuluyorum, bırakmıyor sonuna dek. Tohumcu’nun metni başından sonuna bir an olsun rahat bırakmadı, ben daha neler gösterir diye merak ederken hep başka bir yere, bilinmeyene çekti, tekrara düşmedi.

Serüven bu. Bir notla başlıyor, anlatıcı/yazar kitapta bahsi geçen mine’nin kendisi olduğunu söylüyor ama yazar da metne dahil olduğuna göre yazarın “temsilinin” söylemini akılda tutup doğrudan baş köşeye koymayacağız. İthaf bölümünde yazılanları da görmezden gelebiliriz, yazar orada da bir kayıptan bahsediyor çünkü. Şimdilik dursun bunlar, sıkıntılı macerayı adnan’ın şahsında yaşamış yazar, metni cumurkuşu’na diyemediklerini demek için kaleme almış. Kuşla da karşılaşacağız, verilmiş sözden çok sonra. “Bir zamanlar”la başladık, memleketin tekinin en yeşil şehrinde ki Bursa burası, iki arkadaş var. Birbirlerini seviyorlar, tek bir söze sıkı sıkıya sarılmışlar, mustafa sokağın 46 numaralı apartmanında oturan adnan en alt katta, mine en üstte, çaprazlama görüyorlar birbirlerini, gece uyumadan önce el sallıyorlar. mine yetim, adnan’ın ailesi var ama en ailesi mine. Gece gündüz mine’yle gezebilir, konuşabilir, sıkılmaz. “derken bir gün mine beklenmedik bir şekilde… beklenmedik bir şekilde… yukarıdan birileri mine’nin ipini çekti, ruh balonunu patlatmaya karar verdi diyelim iyisi mi…” (s. 9) adnan bir uzvunu kaybetmiş gibi hisseder, canı uzak bir kıyıya çekilmiştir, mine’yi o kıyıda aramak için cumurkuşu’na, mine’nin anlata anlata bitiremediğini bulmalıdır. bulduktan sonra ne yapacağına karar verecektir, önce yolculuk. bisikletine atladığı gibi yola koyulur, 1C’nin yaklaştığını görünce gidonu kırar ve zaman adeta durur, olayları izleyen münevver hanım’ın telaşla çevirdiği boynundaki fıtıktan bir başkasının daha sonra gazetelerde olayı okumasına dek genişler o an, havada uçan bir çocuk ve hızla yaklaşan otobüs donup kalır. adnan’ın yüreği hoplar, yüzünü otobüsün camında görüp görmediğini bilmeyiz ama o yavaşlıkta, sanki bir an, bir zaman parçası ne kadar küçülebilirse o ölçüde anlık, yirmi beş karenin adrenalinle çoğalışından doğan yüzlercenin sadece birinde… bahçeye konar, yumuşak iniş. Yedi kuyulu bahçede AH KÖŞKÜ sefil görünüşüyle dikilir, adnan bisikletini bir kenara bırakarak etrafını incelemeye başlar. “köşkün kapısındaki zilde cumurkuşu bey yazdığını bilseydi, sinirinden bu sayfaları bile tutuştururdu.” (s. 15) Kuyulardan birine yanaşır, kapağın aniden açılmasıyla düşmeye başlar ama talimlidir zaten, düşerken gördüğü bir rüyayı hatırlar: uçması gerektiği halde düşmeye teşnedir, dibi bulmalıdır. Rüyadan ilk kez uyandığında boynunda tırnak izleri vardır adnan’ın, kendini hırpaladığını düşerek yaşar. Rüyayı tekrar tekrar görür, ertesi sabaha dek düşer, en sonunda bir ağacın tepesine konar. yürüyerek çıkamazsın korusu’na gelmiştir, siyah, dalgalı saçlı koca bir kafa olarak beliren sür’ün yol göstericiliğine muhtaçtır. Bu arada ormanın çok garip adetlerinin olduğundan bahsedilir ama başka bir hikâyenin konusudur o, yazar acaba Rafik Schami okumuş mudur hiç? Neyse, adnan o garip varlığa doğru yürürken ardındaki yalazları seyrederiz, çocuk yürüdüğü yeri yalıma boğar, nihayet karşı karşıya gelirler. anlatının bu çizgisi geçmişle doğrudan bağlantılıdır, adnan o an deneyimlediği yenilikleri mine’yle kurduğu geçmişte diriltir, örneğin sür’ün hayır mı şer mi olduğunu bilmediğini düşünür düşünmez mine’yle muhabbetini hatırlar, hayırla şerin neliğini tartışırlar. Çocuk oldukları için diyalogları da çocukçadır, büyük ölçüde başarılı bir çocukça kullanır Tohumcu, yetişkinlerin ağzından duyurmaz o sohbetleri. sür’ün açıklamasıyla çıkarız o sahneden, sür o korunun bekçisidir, yürüyerek çıkılmayacak mekândaki ağaçların bir zamanlar ziyaretçi olduklarını söyler. Ağaçlaşmışlardır, orada kalmak isteyip istemediklerini anlamak için adnan’ı izleriz ve adnan’ın ağaçlaşmaya karşı koyduğunu görürüz, onun amacı cumurkuşu’nu bulmaktır. sür orada kalmaktan ya da üç yerden geçmekten başka bir seçenek sunmaz: zindankapı acının zindanıdır, insanın yarattığı ve kendini koyduğu çıkmazdır. Girerken bütün umudu geride bıraktığımız kapıya benziyor azıcık, As Above, So Below havası. İkinci mekân bülbülce’dir, hayatta en nefret edilen kişiye derdi anlatmak şarttır orada. küstü’yse siler, gönüldeki bütün sevgiyi alır götürür. Bunlardır adnan’ı bekleyen, üç kuyular’a gidip de dönen olmamıştır, adnan’ın dönüp dolaşıp geleceği yer yine o korudur sür’e göre. adnan karşılaşacağı zorlukları, “mine’nin olayını” düşününce ölümü enine boyuna düşünür, acısına son bir kez sarılır. “anı çilesi güzel, en hoş yerlerinden başlayarak çözülüyordu. çile çözülmeyi biliyordu tamam, ama bakalım adnan çözülen çilesini sarmayı bilecek miydi?” (s. 29) Bu noktadan sonra adnan zamanları şaşırmaya başlar, hikâyesinin geçmişiyle şimdisi, yarınıyla bir günü iç içe geçer, anlatının belli havası değişir, bunda mine’nin başka bir çocukla öpüştüğünü hatırlayan adnan’ın değişen ruh halinin etkisi var tabii. sür çilenin çözülüşünü, adnan’ın çektiği acıyı görür ve onun kadar hüzünlü, acılı bir çocuk görmediğini söyler, kuş da yoktur üstelik. sür’ün yaşamının sonu bu inkarla gelir, kuşun olmadığını söyleyenin yaşama hakkını elinden alır adnan, sür’ü elleriyle öldürür ve yoluna devam eder.

cumurkuşu’na karşı hissettiklerini anlatan mine, isyan eden adnan dönüp duracaktır artık, harflerin küçüldüğü bölümlerde geçmişte yaşananları görürüz, büyüdüğü kısımlarda adnan’ın yürüyüşüne şahit oluruz. Yolda yaradan’la karşılaşır adnan, bir sözcükle kainat deren yaradan’ın yaratısına arkasını dönerek her şeyin yok olmasını sağlar. Kuantum çorbasıdır arkamız, düşünülemeyenle doludur, adnan berisini yok eder ki yasını bir kambur gibi sırtında taşıyabilsin, bulunduğu mekânın aklını karıştırmasını engellesin. Serüvenin başından sonuna dek kararlıdır, bülbülce’ye gelir, mekânın dayattığından kurtulup küstü’ye varır ve en nefret ettiği varlıkla, cumurkuşu’yla karşılaşır nihayet. Gözlerini siler, ağladığı o güne dek görülmemiştir ama acısını daha fazla örtemez. Çocukluk hatıraları sökün eder, mahalledeki arkadaşlarının yaşadığı travmaları da kendininkine katarak kuşla konuşmaya başlar ve neden orada olduğunu anlar. En başından beri bir inkarın peşindedir adnan, bir şeyi kabul etmediği için onca yolu aşıp itirafına varmıştır. Etmez, ona öldü diyenin de öleceğini söyler ve cumurkuşu’nun canını alır. Öfkesi yangıya döner, memleketin en yeşil şehrinin bir bölümü ortadan kaybolur ve daha fazlası sıradadır. adnan’ın can acısına bir sınır biçilemez, zaten metnin sonunda bütün dünyayı alevlere boğarcasına bağırır: “son sözüm şudur: benim olanı bana geri verin yoksa topunuzu gebertirim.” (s. 67) En başta kendini vermiştir ki dünyanın geri kalanını kolaylayabilsin. Kimse onun duyduğunu duymayacak, sızısını anlamayacaktır, o zaman “kimse”nin var olmaya hakkı da yoktur.

Bu müstesna eserde giderek büyüyen harfler tansiyonu yükseltir, tiyatro metinlerinde olduğu gibi karakterlerin diyalog sırasındaki davranışları belirtilir, daha kara birkaç harf vurguyu belirtir, geçmişin küçük harflerinden büyüklere geçince zaman atlanmamışçasına bitişir anlatı çizgileri, iyidir. Yastır işte, çocuklukta tecrübe edilen kaybın çocukça inşasıdır, maksat unutmamak. mine içindir o yolculuk, mine ölmesin diye dünya ölsündür, kimin umurundadır?

Okunası metin, tavsiye ederim.