Her şeyin yüzeyinden konuşmalı, genel olarak yüzeyden, eylemin her şeyi belirlediğinden ve eylemin görülmek için yüzeyden başka bir şeye ihtiyaç duymadığından, yüzey olarak sesten, sesin yüzeye dair hemen hiçbir şey taşımamasından, konuşmanın taşıdıklarının belirsizliğinden, hepsinin gerisinde anlatıcının yüzeye bıraktığı mürekkep damlalarından, geçmiş parçalarından yani, ne yüzeyi tamamen kaplayan ne de belirsizliği sabit kılan, belki ıskalardan, belki zorunlu birlikteliklerden, çaresizlikten doğan birlikteliklerden bahsetmeli, başta “Yaz Evi, Daha Sonra”dan, Stein’ın Hayalet Oğuz’a benzediğinden, anlatıcının Stein ortaya çıktığında söyleyecek bir şey bulamayınca sigara yakmasından, insanların farkına varmadığı alışkanlıklarından, mesela sevdikleri ve erişemeyecekleri birini gördüklerinde başlarını eğmelerinden, Hermann’ın bulduğu bu tür yüzeylerin çeşitliliğinden. Stein evi buldu, anlatıcı hangi ev olduğunu anlamadı başta, sonra Stein tekrar etti de anladı: çiftlik evi, Brandenburg Gölü’nün kıyısı, hangi parayla satın aldığı meçhul çünkü parayla ne yaptığı belli değil ama almış, anlatıcıya haber veriyor heyecanla. “Stein’ın hiçbir zaman kendine ait evi olmamıştı, bu torbalarla kentte dolaşıyor, kâh şurada kâh burada kalıyordu, kalacak yer bulamazsa taksisinde yatıyordu. Evsiz barksızlara hiç benzemiyordu. Temizdi, iyi giyimliydi, asla bakımsız değildi, çalıştığı için parası vardı, sadece kendi evi yoktu, belki de olmasını istemiyordu.” (s. 110) Bir gece ansızın başlamış ilişkileri, ilişkiyse, anlatıcıda üç hafta kaldığı sırada Stein taksiyle kentte dolaşıyor, birlikte Massive Attack dinliyorlar, Frankfurt Caddesi boyunca bir aşağı bir yukarı, sonra, “Anlıyor musun?” diye soruyor, “Nesli tükenmiş bir canavar gibi,” diye ekliyor. Anlıyor mu, kafasının boşaldığını hissediyor anlatıcı, içi bomboş, sileceklere bakıyor, yolun iki yanındaki Stalin binaları geniş. Yolun uzunluğuna, büyüklüğüne göre farklı tercihleri var Stein’ın, otobanda giderken arabayı durdurup iniyor, tekvando hareketleri yapıyor, anlatıcı öfkelenerek bağırıyor, üç haftanın sonunda da başka yerde kalmasını söylüyor. Başka yer arkadaşlar, Christiane’nin evi, Anna’nın, Henriette’nin, hepsiyle sevişiyor, hepsiyle vakit geçiriyor, açtıkları sergilere gidiyor, kaydettikleri şarkıları dinliyor, kök salmadan yaşamlarına karışıyor, hap atıyor, ot içiyor, kim ne yapıyorsa aynısı. Stein’ın aldığı eve giderlerken aklına bunlar geliyor anlatıcının, sonra dağlara tepelere çıkıp evi görüyorlar. Berbat bir yer, yıkıntılarla dolu, o kadar kötü durumda ki evin yıkılmasından korkuyor anlatıcı, Stein’ı dışarı çağırıyor. Kapıyı yıkarak giriyorlar, anlatıcı kapıyı yıkarak bir şeyi hatırlıyor, neden orada olduğunu. Stein’ı. “Elini tuttum. Elini tuttum, çünkü onun bana dokunuşunu bir kez daha yitirmek istemedim, hele elindeki küçük gaz lambasının ışığını hiç. Stein bir şarkı mırıldanıyordu, peşinden gittim.” (s. 116) Bu kadar, karmaşaya katlanmanın, tuhaflıklardan bıkmamanın sebebi mırıldanan bir şarkı. Ne küçük parıltılardır, bir şair kulağınıza eğilip şarkı mırıldanır ve âşık olursunuz, aşkı değil de şarkıyı hatırlarsınız, İlhan İrem’i, Kartal’ı. Herkesi toplamak ister Stein, bilardo masası, herkese bir oda, anlatıcı ve arkadaşlarının hep beraber yaşayacakları evdir orası. Anlatıcıya uzaklarda kalan bir şeyi hatırlatan teklif. Uzaklarda olan ne. Dönerler, biraz daha yaşarlar, sonra Stein’dan mektuplar gelmeye başlar, anlatıcıya açık açık “gel” demez de “eğer” der, eğer gelirse, o zaman, mektupların cevabı olmadığı için “eğer”ler birikip yangına dönüşür. Yerel gazete haberinde evin yandığından, sahibinin ortadan kaybolduğundan bahsedilir, anlatıcı çekmeceleri açıp mektupları, kartları çıkarır, bakar, “Daha sonra,” deyip bırakır. Çok büyük boşluklardan konuşmalı, eylemlerin dolduramadığı, karakterlerin doldurmaya meyletmediği, anlatıcının birkaç lekeyle azıcık biçimlediği boşluklardan. “Camera Obscura” sanatçıya yaklaşan, ne sebeple yaklaştığını bilmeyen Marie’nin dünyayı küçücük bir delikten, sanatçının ününün parıltısından görmeye başlamasının, karşılığında gözlerini vermesinin öyküsü. Kaygı açık, sonbahar gelmiş, ürperti, Marie her şeyin yolunda olup olmadığını bilemiyor, her şeye sahip olmadığını düşünüyor artık, tedirgin, var olmaya devam etmek için bir şey yapmalı. Sanatçı üç baş daha kısa Marie’den, dijital sanatla uğraşıyor, iki kitabı var, ara sıra radyoda konuşuyor ve berbat giyiniyor, çirkin, “her şeye rağmen” inanılmaz zeki olduğu söyleniyor. Marie bir şey istiyor, ikisinin yan yana komik durduklarını düşünüyor, almak istediğini alana kadar da öyle duracak. Adamı öpüyor, adam zor sorular soruyor. Söyledikleri zor ama soru değil, o durumda cevap istemediği için belki. “Mutluluk senin için ne anlama geliyor. Birine ihanet ettiğin oldu mu hiç. Herhangi bir şeyi sadece dış görünüşün sayesinde elde etmek seni rahatsız eder mi.” Bunu kendisini düşünüp de söylemiş olabilir mi? Dışarı çıkınca ne kadar sarhoş olduğunu anlıyor Marie, telefonunu vermiş, üç gün sonra bir barda buluşuyorlar ve Marie tekrar üşüyor, birlikte geziye çıkacaklar, üşüyor. “Bir keresinde sanatçı arayıp, seni seviyorum, diyor. Marie almacı başıyla omzu arasına kıstırıp yere çömeliyor, aynaya bakıyor. Gözlerini yavaşça kapatıyor ve yine yavaşça açıyor. Sanatçı artık hiçbir şey söylemiyor, ama Marie onun soluk aldığını duyuyor, sessiz, düzenli, sakin soluklar. Heyecanlanmıyor. Marie de öyle. Bir kez daha, evet, diyor Marie, her şeyin böyle hızla gelişmesi beni şaşırtıyor. Sanatçı telefonu kapatıyor.” (s. 125) Yatmayacaklar mı, cinsel gerginlik anlaşılmıyor, sanatçı o açıdan da önemli kadınlarla tanıştığını söyleyince kızıyor Marie, gidiyor. Sanatçıya telefon ediyor, yüksek topuklu çizmelerini giyip adamın evine gidiyor, bir yığın kitabın, CD’nin içine düşüyor. Depresyon müziği. Sonra bir küre çıkarıyor, küçük, Marie’nin görüntüsü bilgisayarın ekranına düşüyor. Marie-suratı. Gri. Ekranda korkunç bir yansıma, istediği bu mu Marie’nin, sanatçı yaklaşıp öpüyor, yüzleri ekranda iç içe geçmiş, o durumda elini Marie’nin kıyafetinden içeri kaydırıyor anlatıcı, kadını yere çekiyor, yüzeye, ekranda görmese yapacağı bir şey değil, Marie’nin ekrandaki yansıması yok artık, yoksa Marie’nin de yapacağı bir şey değil, birbirlerinin iç içe geçen dünyalarında mümkün ancak, ancak o şekilde, o eriyikle. Ne öykü, en iyilerden biri, en kısalardan da biri. Uzunlarda bu tekinsizlik yok, daha açık diyemem ama daha belirgin yüzey, burada o da puslu. “Bir Şeyin Sonu”, şimdi Itır Erhart’ın hafıza ve insan olmak arasındaki ilişkiyi eşelediği araştırmasını da okuduktan sonra yıktı geçti. Sophie’nin kafe masasında anlattıkları, kahvenin kokusu, dışarıdan gelen yağmurun sesi, hepsi anneannenin hikâyesini örtüyor aslında, Sophie az bir şey kaldığını söylüyor, hikâye sonlanacak, anneannenin noktası yaklaşıyor ama anlatıldıkça çoğalan şeyin eline düşmüş bir kez, yaşamları ayıramıyor, hikâyeleri ayıramıyor, iç içe. “‘Biliyor musun,’ diyor Sophie, ‘bu da kolay değil. Anıları geri getirmek, her bir parçasını. Çok kolay unutuyorum. Özellikle de yüzleri, yüzleri hep unutuyorum, aslında hemen unutuyorum, anneannemin yüzünü de artık hatırlamıyorum. Hep üşürdü. Yorganın altında bile yün hırka olurdu sırtında, şallar, kalın çoraplar. Yine de, ‘Temiz hava istiyorum,’ derdi, kışın bile yatak odasının bütün pencereleri açık dururdu.” (s. 72) Çiş içinde yatıyor, saçları beyaz, ahizeyi kulağına götürüp her şeyin yolunda olduğunu söylüyor, kime söylüyorsa, telefon çalışıyorsa, gözlerinin önünde veya uzaklarda var olduğunu bildiği kim varsa. İki hikâyesi varmış, biri Rusya’dan kaçışı: trene bindirilmişler, tren bir yerde durunca çocuk atlamış, tuvaletini yapmış da tren ansızın hareket edince anneanneyle bakışmışlar. Çocuğun trene yetiştiğini biliyoruz ama o an işte, parıltıdan kastım bu, o durum ve o an, bakışlar öyküyü doğurabilir. “Yaz Evi, Daha Sonra”da Stein’ın dediği, anlatıcı “eğer isterse”, öyküyü doğurmuştur zira hiçbir zaman kesin bir cevap vermemiştir anlatıcı, “havada kalmış gibi” hisseden Marie, şöyle biraz yukarıdan bakınca öykülerden parça parça çıkıyor bütün öykülerin özü, birleşince. Anneanneye ne olmuş, ağlayarak telefon etmiş bir gün, Sophie’nin babası koşturmuş, alevler içindeki kadın dans ediyormuş. Çocuğu trene geri dönebildi diye?











Cevap yaz